İşte Öyle Bi'şey..

ay

Haziran 2013

3 gönderi

28 Şubat vs. #direngezi

Okurken fonda çalması gereken parça: http://www.youtube.com/watch?v=rG81zjKg5xk

Dün, kendi halinde bir kız başını örtüp de derse girmek istese “vatan haini” idi.
Bugün de Gezi parkına giden herkes, ne olursa olsun devlet düşmanı. 
Eskiden Kuran kursları şer yuvalarıydı.
Şimdi Taksim meydanı.

Dün, camiye giden çocuğun elindeki elif ba suç unsuruydu.
Bugün de direnişe giden gencin elindeki limon.
Eskiden kurdele keserken “bismillah” denilse, laiklik elden gidiyordu.
Şimdiyse elinde bayrakla Gezi’ye gidilse, “darbeciler sokağa iniyor.”

Dün, namaz kılan siyasetçiler “şeriatı getirmeye” çalışan gericilerdi.
Bugün, eylem yapan gençler “dış güçlerin oyununa gelen” çapulcu.
Eskiden Refah’lı olmak Atatürk karşıtlığı iken.
Şimdiyse iktidarı sevmemek din düşmanlığı.

Yani eskiden nasıl ki,
Sadece dini gereği örtünerek okula giden küçük kız “devleti yıkmak niyetinde bir şeriatçı” idiyse.
Bugün de,
İktidarın politikalarını beğenmediği için Taksim’e çıkan sıradan bir genç ise sandıkta deviremeyeceğini anladığı için sokakta devirme planları yapanların “cahil neferi.”

Yani eskiden nasıl ki,
Provokatörler tarafından oyuna getirilip evde bir kadınla basılan hoca yüzünden tüm hocalar, imamlar “sapık bir örümcek beyinli” oluyorduysa.
Bugün de,
Provokatörler tarafından yakılan bir iki araç yüzünden eyleme katılan binlerce eylemci de “şiddet yanlısı, marjinal terörist grup üyesi.”

Kısacası;
Dün, din diyenler şeriatçı bir yobazdı. Bugün direniş diyenler isyankar bir vandal.
Dün dinini yaşadığın için “gericiydin.” Bugün, iktidarı eleştirdiğin için “teröristsin.”
Anlayacağın…
Devir değişti, iktidar değişti, güçlüyle zayıf değişti.
Fakat;
Güçlünün, zayıf üzerinde kurmak istediği o baskı, o tahakküm asla değişmedi.

Jun 09, 20132 notes
Tavsiye

Bence bu halk harika bi aşçı. 
Hani hepimizin yakınında çok iyi fal bakan, fakan “fal baksana ya” diyince hep “olmaz şimdi” diye nazlanan insanlar olur ya. 
Onun gibi.
Ya da makarnanın en güzelini yapabilen bi akrabanı görünce “Hadi yap da yiyek hacı” dersin de, “Uff olm kim uğraşcak ya” diye mızmızlanır ya.
İşte bizim halk da öyle.
Arada süper makarna yapar mesela. Ama bi yaptımı yıllarca yatar. 
Bu direniş de o misal işte.
Durdu durdu durdu, şimdi de çok iyi bi iş yaptı.
İyi iş diyorum çünkü bana göre eylem doğal bir tepkiydi. 
Neyse konu o değil.
Hacılar, yedik içtik eylendik. Tamam da, işin sonunu nasıl bağlicaz.
Yok amk, oyun bozanlık yapmıyorum. Bana hertürlüsü uyar da…
Eee, bunun sonu nasıl olacak onu diyorum?
Bazı kafası iyi basın kuruluşları “bunların arkasında derin güçler var” diyor ya. Götümle gülüyorum.
Lan adamlar kitap okuyodu, gidip gaz sıktılar. Buna insanlar içerleyip geldi. Yine gaz sıktılar. Daha da geldiler. Olay bu.
Yani polisimiz o kadar tahrik ediciydi ki, eğer bu eylemin arkasında birilerinin olmasına gerek de kalmadı yani.
Neyse.
Şu ana dek eylem kimsenin güdümünde olmadan süpper bi şekilde geldi buralara. Arada yakma yıkma oldu tabi ama o totoşları aramızdan kabul etmiyoruz.
Sonuç olarak, ortada güzel bi kalabalık var.
Ve o kalabalık şuanda bi takım derin güçler tarafından “Aaa burda süper bi kalabalık var, hazır toplanmışlar, bunları ne tip bi amaç için kullanabilir amuğa koyuum.” nidasıyla bir çilekli pasta olarak görülüyor.
Yani ihtimalleri göz önünde bulunduruyorum moruk.
Sence bu eylemi kötü bi tarafa çekmek isteyenler sadece provokatörler mi?
Bi takım derin çevreler kullanmak isteyemez mi? El atmaya cüret edemez mi?
Tabiki eder, fırsatı kaçırmak istemezler.
Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser.
İlla ki bu işi çıkarları için kullanmak isteyen “ergenekon gibi fasa fiso iddialar değil” daha derin, kökü dışarda çevreler olacaktır.
Bak şimdi, bırakıp gidin demiyorum. Kalın amk. Kalın ama, dikkat edin la.
Diyeceksin ki, nereden çakarız olayı, nasıl anlarız oyun var mı yok mu?
Düşünüyorum. 
Ve birkaç belirti tahmin edebiliyorum..
Açın kulakları:
1- Birbirimizi biliyoruz, aramızda “kim bu la, hiç tanımıyoruz bunu” diyebileceğimiz bir önderimiz yok mesela..
Ama aniden hiç bilmediğimiz fakat bir anda yırtık dondan çıkar gibi eyleme önder kesilen bir kaç isim çıkabilir, dikkat.
2- Eylemin arkasında şuanlık finansörler yok. Olsa öyle güneş gözlüğüyle, iki liralık maskeyle mi gideriz amk. Bikaç kişide gaz maskesi var o kadar. Çoğumuz süngülerle savaşa gitmiş gibiyiz. Finansörler olsa, daha zengin bi tayfa olurduk. Eylemler daha profesyonelce ve daha “hasarlı” geçerdi.
3- Eylemin en güzel yanı, biri çıkıp cam kırmaya kalksa, önlemeye çalışan genel bir irade var. Bu çok önemli. 
John Lennon abimizin dediği gibi, “yönlendirmeye en açık kalabalık öfkeli kalabalıktır.” Bizimkisi makul ve sakin bir kalabalık. Ama ne zaman ki, önlerde dolaşan haşin ve sert provokatörler çoğalır. Anlayın ki, işin rengi değişmiştir. Hele ki meseleye silahtır, bombadır vs. karışmış. İşin rengi bok rengi olmuş demektir.
4- Kapsamlı dış destek. Zaten anlaşılması en basit gibi görünüp en zor anlaşılanı da bu. Bu amk batısı, bişeye destek vermiyosa hiç, görmüyosa, menfaati yoktur kesin. Destek veriyosa, iş karışık, belki yine yoktur ama olabilir de. Onu anlayabilmek için desteğin dozuna bakmak gerekir.
Bu amk batı medyası, batı destekli sözde bahar ayaklanmalı için bir takım sivil toplum kuruluşlarına milyonlarca dolar aktardı. Medya her gün yayın yaptı. Üç ölen varsa otuz üç gösterdi. Polis gaz sıktıysa, “polis ateş attı” gibisinden yayınlar yaptı.
Ama biliyo musun, sırf iktidarda Arabistan yanlısı çevreler var diye, onlar devrilir de İran yanlısı muhalifler iktidar olur diye Yemen’den bahsetmediler hiç. Yemen’de de bahar oldu ama bastırıldı. Arap askerleri bildiğin ezdi muhalifleri ve tek çık çıkmadı oçlardan.
İşte, bizim ahalinin milleti gaza getirmek için uydurduğu asparagas eylem haberlerinin daha profesyonelini ve daha inandırıcı olanlarını batı medyası sürekli olarak üretmeye başlarsa, işin rengi değişmiş demektir.
5- Hükümetin belki de en beğendiğim tutumu, karşıt görüşten tabakayı, sokağa indirmeme yönündeki gayretidir. Farkındaysanız olaylar 70’lerdeki gibi değil. Çünkü o zaman çatışan iki halk topluluğu vardı. Solcu ve sağcılar.
Ama şuanlık bizim hadisede sadece “eylemciler ve müdahale eden polisler” var. Karşı tarafta bir başka grup yok.
Fakat siz, provokasyondan kasıtın sadece önde giden maskeli ve haşin insanlar mı anlıyorsunuz?
Asıl provokatör karşı tarafta olup sizi kışkırtan kişiler olur. Bunlar grup olur. Kişiler olur. Herkes olabilir. Ve bu tip vakıalar çoğalırsa, olaya eylemci ve polislerden başka üçünü bir aktör topluluğu katılırsa “kesinlikle rize olayını ve eli sopalı akp’lileri kastetmiyorum, çünkü onlar münferit olaylar” işte o zaman John Lennon abimizin az yukarıda bahsettiğim sözünün devamında dediği gibi “Mizah ve sakinlikten kopup öfkeli bir kalabalık” oluruz ve o zaman amına koyarlar.
Anladın? Amına koyarlar ortalığın.
Ayık olun la.
Dikkat edin. Sağlam durduğunuz için hükümet sizi adam yerine koydu.
Sağlam durmasaydınız 1 mayısta kafasına gavura vurur gibi bomba vurdukları Dilan gibi sahipsiz kalırdınız. Sizden özür dilenmezdi. Size militan derlerdi. (Gerçi yine diyolar amk ama en azından kaale alıyolar)
Sizin arkanızda kimse yok, destekçiniz yok, silahınız yok ve muhtemelen halkın bi kesimi hala size sempatiyle bakmıyor..
Ama iyi tarafından bakın. Kimseniz olmaması demek, herşeyinizin olması demektir biyerde.
Hayydi hayırlı kandiller.



Jun 05, 20138 notes
Sevgili "Acaba N'oluyo" Kardeş...

Merhaba sevgili Acaba N’oluyo kardeş.
Seni tanıyorum, sen partizan bir yaklaşımla son beş gündür yaşanan Gezi Parkı muhabbetine “kesin provokatörlerin işi canım..”, “Amaç ağaç değil AKP’ye vurmak zaten..”, “Hepsi ayarlanmış şeyler..” kafasıyla yaklaşmayıp, “Hakkaten acaba n’oluyo orada” diye sorup merak eden insansın.
Ve bu yazım senin için yazıldı, her şeyi kendi gözleriyle gören insan tarafından..
Herhangi bir mahkeme kararı olmadan, yıkım emri olmadan, Gezi Parkı denen yere kepçelerle gece yarısı girdiler.
Bunu duyan ahali buna mani olmak için çadırlar kurup nöbet tutmaya başladı.
İlk üç gün bişey demediler. Zaten suç olsa anında toplarlardı dimi?
Neyse, sonra bir sabah, çadır kurup nöbet tutanları kovup çadırları yaktılar aniden.
Dinlemeden, konuşmadan yaptılar bunu. Üstelik ortada ne bir suç ne de bir gerekçe varken.
Çocuklar da buna tepki olarak parka akın ettiler.
Gelenlere biber gazı sıktılar. 
Gelmek suç muydu? Orada bulunmak terör müydü?
Söyle şimdi, dağdan elinde silahla ineni bırakmak değil de, durup dururken polis tarafından kovulanların yanına gitmek mi suç?
Gerisini biliyorsun zaten.
Dikkat edersen, hala ne polise şiddet var ne araç yakma ne kaldırım taşı sökme.
Polis gelenlere iyice gazı kaçırınca. Ahali de ona göre önlem aldı.
Ama ne can yaktı, ne can aldı.
Tek derdi vardı, meydana ulaşmak.
İki gün gaz sıktı polis.
Gözlerimle gördüm. Öndekiler cesurca ilerledi. Arkada bekleyenler hiç değilse yararlı olmak adına ilaç dağıttı, su taşıdı, maske getirdi.
Yaşlılar ellerinde tencere ve cezve ile ses çıkardı.
O muhitin ahalisi en geride dönenlere teşekkür edip su, çay ikram etti.
Sen böyle provokasyon gördün mü hiç?
Ve dün, polis çekildi.
İnsanlar meydana girdi. 
Bir iki araç telef oldu elbet. Ama daha fazlasının olmamasının tek nedeni, şiddet eylemlerine karşı duran kalabalıktı.
Zaten o kalabalık ertesi sabah Taksim’i pırıl pırıl yaptı. Çöpleri topladı.
Gazeteler yazmadı tamam.
Gözümle gördüm, sökülen kaldırım taşlarını elleriyle yerlerine taktılar.
Belki duvarlara spreyle küfürler yazıldı.
Ama miting yapmak isteyen CHP’liler bile engel oldular.
Çünkü arkalarında siyaset yoktu.
Onlar suçları olmadan çadırları yakılan arkadaşları için geldiler.
Çadırları kuranlar ise ağaçların yok olmasını istemediler.
Ve meydana gelenleri buna iten güç ise, inan bana…
İktidarın yıllardır süregelen baskıcı, kaba, sert ve inatçı tavrıdır.
İktidar öyle olmasa…
Ne park yıkılırdı.
Ne yıkılan park için cadır kurulurdu.
Tüm bunlar olsa bile.
İki yanan çadır için insanlar akın akın gelmezdi.
Fakat insanlar akın etti. Gaza rağmen.
Çünkü bıktılar.
Olay bundan ibarettir kardeşim.
Bıktılar.

Jun 02, 20137 notes

Mayıs 2013

2 gönderi

Değer

(fon müzik: http://www.youtube.com/watch?v=NYT7s6UpvNQ )
İnsan sadece değer verdiğine anlayış gösterir.
Çünkü değer beklentidir. Beklentin olmayana değer vermezsin.
Tabi beklenti derken, maddi değil manevi.
Sevgilinden gelmesini istediğin mesaj da beklentidir.
”Ben biriyle çıkacaksam o beni çok sevmeli” de beklenti.
Hatta “Beni hiç aldatmasın” da bir beklentidir.
Beklentin var ise, “hoşuna gitmeyen bir” davranışı tolere edersin.
”Nasılsa beklentim var amk, bu seferlik affedeyim der” bilinçaltın.
Ama sen tabi olayı böyle yavşak bir metamatiksel  işlem olarak görmezsin.
Vay amk ne anlayışlıyım der, kendini översin.
Neyse… (hee METAmatik yazdım biliyom pardon)
Diyeceğim o ki…
***
Değer verdiğin insan bi sabah günaydın yazsa “ayy baksana ne kadar düşünceli ve kibar” olur..
Değer vermediğin destan yazsa. Pırt…
***
Bi de, MUTLAKA OLMUŞTUR, değer verdiğinden geldiğini sanırsın mesajı ama…
Değer vermediğinden geldiğini gördüğünde “Poff bu mu yazmış yaa..” diye burun kıvırırsın.
***
Değer verdiğinin kısacık gülüşünden “derin anlamlar” çıkarır onun karakterine bir daha aşık olursun.
Değer vermediğin sana ultra tiyatral mimik yağmuru yağdırsa, sikinde olmaz.
***
Değer vermediğin çiçek alsa, “sağol” der geçersin…
Değer verdiğin almasa bile “Onun en büyük hediyesi kendisi” der durup dururken mutlu olursun.
Ya da almadığı için kızarsın, çünkü alıp almamasını aşırı önemsersin.
***
Değer vermediğin zor günlerinde yanında olsa, hafiften bir “sen çok iyisin” çeker, gönderirsin.
Ama o, zor günlerini atlatınca derhal koşup değer verdiğine gider.
***
Değer verdiğin kırk yılda bir doğum gününü hatırlasa, düşünceliliğin kitabını yazmış olur.
Değer vermediğin Norveç Hürriyet Bayram’ında bile mesaj atsa, o kadar düşünceli bir insan olamaz asla.
***
Değer verdiğin seviyorum dese, romantizmin top’ıdır..
Değer vermediğin dağı delse, kimin umrundadır.
***
Değer verdiğin whatsapp’tan bir kez yazmaza bile sen gider on kez yazarsın.
Değer vermediğin hergün hatrını sorsa, “ya biz sevgilimiyiz” diye atar yaparsın..
***
Anlamadın dimi hala?
Bi örnek vereyim ama aramızda kalsın.
Bi arkadaşım vardı. Daha doğrusu hoşlandığım kız. 
Küçük bir çiçek verdiler ona dünya kadınlar gününde.
O bi yerde unuttu.
Ben unuttuğu yerden aldım çiçeği.
Bakımsız, solgun, henüz açmamış bir çiçekti.
Eve götürdüm.
Önce suya koydum, güneş alan bir pencereye özenle yerleştirdim.
Hergün klasik müzik dinlettim ona, inanabiliyor musun?
Ve…
Benzerleri solup gitmişken. Benim çiçeğim alabildiğine açtı.
Çünkü ona kendimden bir parça gibi bakmıştım.
Yeterince açtığında, kapıp götürdüm esas sahibine.
”Senin aldığın en güzel hediye hangisidir bilemem ama benim şimdiye dek verdiğim en anlamlı hediye buydu..” diyerek tutuşturdum eline.
Sevindi tabi.
Hoşuna da gitmiştir muhtemelen.
Kısa bi süre sonra açıldım.
Ama çok yakınlarından birisi hastaydı.
Onun hastalığı ve işim dışında hiç birşeye vakit ayıramam, beni anla, kalbimde kimseye yer yok şu sıralar…
Diyerek reddetti.
Böyle bir zamanda ilişkiye girmek, onu vicdani açıdan rahatsız edecekti anlayacağın.
Hoşuma gitti bu düşüncesi.
Takdir ettim. Onurlu bir yaklaşım olarak gördüm.
Fakat içimdekileri dizginleyemediğim için, onu kırmak ve kendimi ondan uzakşatırmak zorunda kaldım.
İçimdeki fırtınalar dindiğinde…
Gönlünü aldım ve “böyle zor durumdaki birine, belki de mantıklı bi amacı olsa bile, kırıcı şeyler söylediğim için” kendime lanet ettim.
Asla böyle bir şeyi hak etmediğini düşündüm ve mahçup hissettim kendimi.
Yeniden arkadaş gibi olduk.
Ve kısa süre sonra ilişkisinden haberdar oldum.
Meğer beni reddettikten iki hafta sonra bi ilişkiye başlamış.
Epey de mutluymuş.
Şimdi..
Sorulacak onlarca soru var fakat hepsinin cevabı aynı;
Ne yaptığının pek bi önemi yok, mühim olan kim olduğundur..


May 25, 20134 notes
Gerçek

Bazı gerçekler vardır.
Bilirsin, bilirim, biliriz. Ama gizleriz.
Aslında hepimiz işyerinde çalışan ya da sınıfta en arka sırada oturan o şişman kızın şişman olduğunu ve bu yüzden kimsenin onunla çıkmak istemeyeceğini biliriz fakat yinede üzülmesin diye ona “sen daha iyilerini hakediyorsun” deriz.
O sana asla bakmaz demek yerine…
O seni haketmiyor diye üfürdüğümüz gibi…
Yani, gizleriz. Biliriz ama gizleriz.
Ama bazen…
Birbirimizden gizlediğimiz gibi, kendimizden de gizleriz.
Bazen aynaya bakarsın.
Orda duran insanı görürsün. Ama orda duran insandan farklı biri hayal edersin.
Daha güzel, daha anlayışlı, daha yakışıklı…
Bu yalanı kendine yakıştırırsın aslında.
Hiç rahatsız etmez seni…
Öyle ya, gerçekte olduğundan daha çekici olduğunu hissetmeye ihtiyacın vardır.
Bu yalanla yaşamak rahatlatır. Zamanla ikna edersin kendini.
Sonra, biri çıkıverir.
Önemsersin.
Fakat olmaz.
Yine gelirsin aynanın önüne.
Bakarsın, ve sorarsın.
”Neden olmadı ki?”
Bi cevap bulamazsın.
Öyle ya.
Aynada yarattığın o çekici insan nasıl olur da reddedilir.
Ret için mantıklı bi neden yoktur.
Aslında vardırama, yüzleşmekten çekinirsin.
Vardır bi neden boşver dersin.
Başka hayallere yelken açarsın.
Ama yine aynı sonla karşılaşırsın.
Sonra yine, sonra yine.
Ve hayalin paramparça olur.
Reddedilişler gerçekle buluşturur seni.
Yeterince güzel değilsin çünkü. Ya da zengin değilsin. Ya da çekici değilsin.
Özetle: YETERLİ DEĞİLSİN.
ARTIK KABULLEN.
Belki çirkin, belki şişman yada başka “reddedilmeni gerektiren” özellik taşıyorsun.
İnsanlar böyledir.
Sana aldırma derler.
Ama kendileri hep aldırırlar.
Sana tavsiyem.
Aynalarda hayaller yaratmaktan ve her defasında onunla birlikte kırılıp parçalanmaktan vazgeç.
Çünkü hiç bir zaman çok güzel çok çekici çok yakışıklı yada çok ilgilenilen olamayacaksın.
Böyle yaratıldın, böyle kalacaksın.
Sana tavsiyem…
Ne olduğuna bak.
Ne olduğunu kabullen.
Olduğun insanı benimseyerek yaşa.
Belki çok mutlu olamayacaksın.
Ama çok da kırılmayacaksın.

May 21, 20138 notes

Mart 2013

1 gönderi

Çanakkale Dediğin..

Selam caretta carrettalar.
Epeydir yazamıyordum ama bugün bişeyler yazasım geldi. Malum 18 Mart’tayız. 
Nasıl ki, 29 Ekim’de Cumhuriyet pıtırcığı, 10 Kasım’da Atatürk sevdalısı, 23 Nisan’da meclis çocuğu, 19 Mayıs’ta Milli Mücadele neferi 14 Şubat’ta Romeo oluyosak, bugün de “1 günlüğüne” Çanakkaleci olacağız.
Yarın da Mete’nin hapisten çıkıp çıkmayacağına, Soner’le o kızın durumunun ne olacağına, Beren Saat’in intikamını alıp alamayacağıyla, Kuzey’le Cemre’nin beraber olup olamayağıyla Alper Tunga’nın ölüp ölmediğiyle feleğin öcün alıp almadığıyla ilgilenmeye devam edeceğiz.
Ama öyle çok bişey beklemeyin he, kısa bir iki cümle ve iki küçük hikaye yazacağım o kadar.

***
Fon müziği olarak da bunu veriyorum; http://www.youtube.com/watch?v=wasYNNfnfVE tepe tepe dinleyin miroslav kloseler.

Şimdi…

Çanakkale savaşı yapılacağı zaman, nasıl söylesem, İngilizler’in kazanacağı, Cemre’nin Barış’a asla bakmayacağı kadar net görünüyor.
Pargalı İbrahim mezarından kalkar da geri döner ama, yine de Türkler İngiliz’leri yenemez kafasında herkes.
Öyle ki, bizim ordunun başındaki komutan, bir Türk değil. Dünkü orospuçocuğu, bugünkü İmralı denilen herifle yürütülen barış süreci ağzıyla konuşmak gerekirse komutanımız Türkiye’li değil. Alman. 
Ama tabi o zamanki devletlülerimiz de her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldığı için Almanmış, Türkmüş, (ve diğer 36 etnik unsurmuş) önemli değil.
Neyse.. 
Anlayacağınız zubizarettalar..
İngiliz’ler savaş esnasında Gelibolu’dan taarruz etmeye çalışırken bizim Alman Paşa Limon Von Sanders, Saros körfezine gidip orada gözlem, vs. gibi askeri bir takım fiiller içersinde bekliyor.
Bunları yazıyorum, çünkü hakikaten salak bi durumda yöneticilerimiz.
Ayrıca yiyecek içeceğimiz de yok.
Yani cidden çok müşkül bir durumda ordumuz. Fakat buna rağmen bir başarıyı gerçekleştirmişler, neyse. 
Ben şimdi burda klasik yazılan çizilen şeylerden bahsetmeyeceğim..
İki şeyden bahsedeceğim..

***

Ana konuya giriyoruz jigilipaflar, kemerleri bağlayınız, eehheh.
Neyse ciddi olalım. Ihım.
Savaşın en kritik zamanları…
Arıburnu bölgesine düşman çıkarma yapmış..
Conkbayırı-Kocatepe hattının düşmesi an meselesi, ve o bölge düşerse, onarılamayacak şekilde kayıplar vermek zorunda kalacağız.
Yani, düşman gemilerinin toplarına kıyıdan karşılık vererek donanmanın geri çekilmesine neden olarak gösterdiğimiz başarı karşısında, yapılan kıyı harekatına yenik düşeceğiz.
Bu durumu sezen Yarbay Mustafa Kemal durumu ordu komutanına bildirir.
Cevap alamaz.
Şimdi düşünün..
Böyle bir durumda siz olsanız n’apardınız?
Öyle ki, felaketi gözünüzle gördüğünüz halde, çabalamanız netice vermiyor. Her yer ölüm kokuyor. 
Yaralılar, kan, ölüler, çığlıklar.
Öbür yanda kaybetmekte olan fakir bir ordu.
Tüm bunların yanında, durumu bildirmesine rağmen herhangi bir emir gelmiyor Mustafa Kemal’e..
Ve o da, ordunun en temel kuralı olan “emir-komuta” zincirine bağlı kalmak zorunda. Bu halde bile.
Peki napıyor?
Ordudan emir gelmemiş olmasına rağmen, ne yetkisi ne de mevkisi olmadan, tüm sorumluluğu üstüne alarak, 57. alayı toplayarak düşmana taarruz ediyor.

O anlardan birini Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatır.

“…Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm… Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:

-Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.
-Efendim düşman dediler!
-Nerede?
-İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye…Düşman da bu tepeye gelmiş…Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere:

- Düşmandan kaçılmaz, dedim.
- Cephanemiz kalmadı, dediler.
- Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin ‘ marş marşla’ benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır…”

Başaramasa olacakları düşünün: “emirsiz hareket ederek yenilgiye uğrayan bir Yarbay”
Neyse ki giriştiği işten alnının akıyla ayrılıyor da hem savaşı, hem kellesini kurtarıyor.
Ertesin bir taarruz daha yapıyor. Yine kazanıyor.
Ve sonra, yapılan taarruza kusursuz bir savunmayla ile geçit vermeyince, hem denizde, hem karada kaybeden İngiliz ordusu geri çekiliyor.
Yani anlayacağınız, bu işler çok zor, çok riskli, çok sorumluluk isteyen kararlarla bu hallere gelebilmiş.
Son olarak, konuyu yine Mustafa Kemal’in Ruşen Eşref’e anlattığı kısa bir hikayeyle bitirirken, şehitleri andığımız bu günlerde, askerlerimize kurşun sıkan ibnelerin ve şu günlerde adı “İmralı” olan orospuçocuğunun tez zamanda kan sıçarak gebermesini diliyorum.

” Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. 
Mütekabil siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak… 
Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayanı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? 
Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok! 
Okumak bilenler ellerinde Kuranı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelimei şahadet çekerek yürüyorlar. 
Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. 
Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.”
Mustafa Kemal ile Mülakat (Ruşen Eşref - 1930)”

Mar 18, 20136 notes

Şubat 2013

2 gönderi

Trip..

Aslında, trip atmak dürüstlüktür..
”Seni önemsiyorum” demektir.
Sevmediğin birine trip atmazsın meselâ. 
Yani ona olan sevgini belli edersin içten içe.
Onun için üzülebildiğini ona göstermektir trip.
”Beni üzebilecek kadar değerlisin, hadi anla” demektir.
Çocukçadır belki ama kalptendir aynı zamanda.
Trip atmak sevdiğini başka türlü söylemektir.
Bi yerde vazgeçememektir.
Su-sa-ma-mak-tır trip..
Susup gitmek yerine, “Senden vazgeçemiyorum“u tercih etmektir.
Ve yalansızdır.
Hülâsa..
Onu aklından, kalbinden, anılarından, hafızasından atamayan insanların… Atabildiği yegâne şeydir trip..

Feb 07, 201325 notes
Gurur

Gurur insanın çocuğudur. 
Nasıl ki insan, yaşamı boyunca kendini düşünmeye odaklanmışken çocuğu olduğunda kendini bir kenara bırakır..
Sen de, gururun yani çocuğu mevzu bahis olduğunda, kendini bir kenara bırakmalısın.
Kendini hatta duygularını… Zevklerini… Beklentilerini… Ve aşkını, her şeyini bir kenara bırakmalısın..
Çünkü sen kendi gururunun ana-babasısın..
Birini sevmek, gururunu ayaklar altına almana neden oluyorsa mesela…
Çocuğunun diğer insanlar karşısında küçük düşmesine engel olmak için, onu bu durumdan kurtarmak zorundasın..
Seni sevmeyen birisi için üzülmek… Çocuğunun küçük düşmesine neden oluyorsa, üzülmekten de vazgeçmek zorundasın..
Bir anne, çocuğunu en ufak zararlardan dahi nasıl koruyup sakınıyorsa, sen de gururunu en ufak tehlikelerden koruyup sakınmalısın..
Sana mesaj yazmıyorsa, sen de yazmamalısın. Peşinden koşmanı istiyorsa, koşmamalısın.
Sana adım atmayana, sen de atmamalısın. 
Gurununu kibrin için değil, şevkat ve sevgin için korumalısın.
Bil ki bunu yaptığın vakit, iraden kölen olacak, ve çocuğun ona meydan okuyan tüm egoları, sikip atacaktır…

Feb 07, 20136 notes

Aralık 2012

1 gönderi

Kadın ve Erkek

Her kadın, doğumundan ölümüne kadar bir erkeğin yapacağı şeylerin tümünden farklı şekilde yaşama dürtüsüyle doğar.
Onu doğuran annesi, babası, akrabaları..
Büyüdüğü çevre, oynaması için ona alınan oyuncaklar, giydiği kıyafetler hatta kullandığı parfüm..
Büyümeye başladığında, girmiş olduğu ergenlik çağı sürüp geçerken bile, vücudunda salgılanan hormonlar..
Makyaj malzemeleri, düğünde takılan altın bilezik..
Saymakla bitmeyen daha nice şey, kadını bir erkeğin yapacağı şeylerin tümünden farklı şekilde yaşama dürtüsüyle meşgul eder.
O kadındır çünkü.
Masallar mesela..
Prens kurtarır, prenses kurtarılır. Çünkü bir dişi ile bir erkek arasında efsanelerde erkek kurtarandır.
Hikaye, iki erkeğin arasında geçiyorsa… (GÜLMEYİN LAN)
O zaman, mevzu bir güç savaşıdır moruk.
Çünkü kadın doğumundan ölümüne dek, kurtarılandır. Ve bu hiç değişmez.
Değiştirmeye çalışanlar olur elbet.
Jan Dark mesela..
Ama bu eşyanın tabiatından ayrılıştır, sapmadır ve her zaman için olağanüstü bir emek ister. 
Bu sarf edilen emek, çoğu kadın için ortaya konulması mümkün olmayacak kadar imkansız olacağından, o çoğu kadın, bu dürtülerce kabullenilmişliğe sürüklenir.
Düşün..
Doğal gaz yanmadığında, kendi halindeki bir petek hep senin teninden soğuktur. Pamuktan da soğuktur mesela..
Çünkü o metaldir, pamuk ise yün.
Ve peteği, pamuğun bulunduğu ısıya taşıyabilmek için, sürekli sıcaklığa maruz bırakman gerekir ki, bunun ne manası, ne de imkanı bulunur.
Ya da..
Kutuplar soğuktur. Ekvator sıcak. 
Ve sen, kutuplarda sıcak birer deniz kıyısı hayal ediyorsan, tüm buzulları eritmen ve havayı ısıtman gerekir. Bir de bunu sürekli yapman. 
Çünkü denemeyi bıraktığında, kutuplar yeniden soğuyacaktır. 
Çünkü kutuplar soğuktur. Ekvator ise sıcak.
Ve kadın kurtarılandır. Erkekse kurtarılan.
***
Geçen feminist bir sitede dolanıyorum. İnceliyorum.
Epey farklı feminist akımlarının varlığından haberdar oldum.
Çağ bölünme ve ayrışma çağı ya..
Onlar da bir çok kola ayrılmış.
Neyse. 
Forumun kurucularından birinin nicki: “Kraliçe”..
Pek garip gelmiyor dimi? 
Feminist bir kadının Kraliçe takma adını alması aslında çok büyük bir çelişkidir moruk.
Ama o bunun farkında bile değil.
Çünkü başta bahsettiğim gibi, o yaşamın her zerresinde bu dürtü ile büyüdü.
Bunu her an yaşadı.
Ve ne zaman, bunun doğru olmadığına kanaat getirdi.
O an, asırlık bir nehir yatağının yönünü değiştirmeye kalktı. Zamanla onu anladı ve işleri daha da kolayladı.
Ama hep unuttuğu parçalar kaldı.
Takma adı gibi..
KRALİÇE..
Kime denir?
Kralın karısına..
Peki, Kral? Kime denir?
Kraliçenin kocasına mı?
Hayır..
Tahtın sahibine..
Bir erkek olan Kral’a “Kral” ünvanını soy ve taht verir.
Fakat Kraliçe olan kadına bu ünvanı evlendiği erkek verir.
Oysa bir feminist bunu reddetmelidir. Fakat farkına varabilirse eğer..
Ne kadar ironik değil mi?
***
Düşünsene, bir erkek toplumunun dünya yaşantısına ve düzenine Krallık makamını oturması o kadar kolay olmuştur ki..
Dünya tarihinin hiç bir noktasında kadınlar, durumu tersine çevirmek için kanlı ve uzun soluklu savaşlar verememiştir. Birkaç küçük istisna hariç.
Fakat erkekler, taht için kraliçelerle değil, sürekli hem cinsleri ile savaşmışlardır.
Niye sence?
Atalarımız koltuğa oturması gerekenin bir avuç taşağa ihtiyacı olduğunu düşündüğü için mi binlerce yıldır erkekler kral kaldı.
Yani onlar, aslında bir avuç taşağı olanın değil de, iki parmak genişliğinde deliği olanların oturması gerektiğini söyleseydi?
Binlerce yıl boyunca, tahta kadınlar mı oturacaktı.
Hayır.
En extreme olasılıkla, böyle bir kurul kararı olsaydı. Bir kaç sene kadınlar tahta otururdu, fakat erkekler hakimiyeti tekrar ele alırdı.
Neden mi?
Çok basit, çünkü eşyanın tabiatı budur.
Ve insanlar, doğa yaşantısının kendilerini sürüklediği noktalara göre şekillendiler.
Erkek kuvvetlidir.
Ve sahip olmak istediği şeyleri kadınların elinden güç ile alır.
*** 
Kadınların çoğu ise, bu “kurtarılan” sıfatını benimsemiştir.
Kadınlığın getirdiği yararların, erkeğe oranla daha farklı olduğunu ve bu noktadaki gerçeği ilk benimseyen kadınlar da muhtemelen fahişeler.
Erkek ise balık tutup, seks karşılığında ona ücreti balıkla ödeyen kişidir.
Dediğim gibi, bu asırlarca süredir akan bir nehrin yatağı gibidir.
Bunu değiştirmek güçtür ve çoğu kadın da bu kabullenmişlikle birlikte, feminist olup bu düzeni değiştirmek için çaba harcayacağına dişiliğini kullanıp zengin bir koca bularak yaşamını rahata alır.
Ve bunun için bir erkeğe ihtiyaç duyar.
Yani.
Kurtarılır.

Dec 20, 20122 notes

Ekim 2012

3 gönderi

Bu Yazıyı Yobazların Erişebileceği Yerlerde Saklayın!!!

(Dinlerken fon müziği yaparsınız zubizarettalar. Fonsuz gitmez bu yazılar; http://www.youtube.com/watch?v=V1bFr2SWP1I ) 

Twitter’la alakadar olanlar bilir, son günlerde Alper Terzioğlu isimli bir zevat çıkmış, ona buna hakaretler ve iftiralar yağdırmaya başlamış.
Ben onu epeydir görüp izlerim, klasik anti-Atatürkçü çizginin dışına çıkamamış, ezelden beridir söylenen iftira ve karalamaların muhattabı ve belli bir çizginin dışında düşünce kalıbı ile ufku olmayan standart bir kişilik.
Yani tipik Atatürk düşmanı bi zat.
Ve bilmeyenler için özet geçmek gerekirse, bu zat Atatürk’ün eşcinsel zinakar ve sabetayist olduğunu iddia etmekte.
Bunun dışında başka iddiaları daha var, fakat ben burda şimdi hepiciğini tek tek çürütme peşinde koşacak değilim. Sadece olaya farklı bir pencereden bakabilmek için bikaç bilgi ve belge sunup olayı bitirmeyi düşünüyorum.
Fakat önce, bilenler için bi konuyu açıklığa kavuşturmak istiyorum.
***
Bikere sığ kemalist bir eda ile “bir kimse atatürk’e laf etti mi, o kişi benim için bitmiştir” havasında değilim.
Evet Atatürk’ü severim bilen bilir, fakat mantıklı-şuurlu ve ufku geniş insanları da okurum. Sevsem de okurum, sevmesem de okurum.
Mesela Fethullah Gülen okurum cigilipaflar.
Siz de okuyun, okuyun ki bilin, bilin ki olaylardan haberdar olun.
Said Nursi okuyun mesela. Sevilen ve görüşleri paylaşılan insanları okuduğunuz kadar bu tip insanların zıddını da okuyup itibar edin teletabisler.
Mesela arası Atatürk ile hiç iyi olmayan Kadir Mısıroğlu çoğu görüşünü paylaştığım bir insandır. Gazi ile ilgili fikirlerine katılmasam da bir çoğu düşüncesine katılırım. Mesela adam Gazi ile kavgalı ama aynı zamanda Gülen Cemaati ile de kavgalı.
Falan filan..
Sözün özü, insanları kategorize edip, bu iyidir bu kötüdür diye yaftalayıp sırtınızı dönmeyin. İhtiyacınız olan bilgi ve perspektif, sevdiğiniz insanlardan alınabileceği gibi, hiç sevmediklerinizden de alınabilir.
Dolayısıyla insanlara seviyorum-sevmiyorum düzleminde değil, katılıyorum-katılmıyorum düzleminde bakın.
Bu her şekilde faydalıdır sizin için.
Bu yüzden ben Alper Terzioğlu’na “Aha Ata’ma sövdü hemen ben de ona sövüp ondan nefret edeyim” edasıyla yaklaşmıyorum. Sadece sakin ve mantıklı bir birikimle düşündüklerinin yanlış olduğunu söyleyip çıkıcam caretta carettalar.
***
Bikere ben birkaç ay evvel 30 ağustos günü bi yazı yazmıştım. Ve o yazıda şöyle bi ifade kullanmıştım; (http://isteoylebissey.tumblr.com/post/30482744210/bu-yaz-ataturku-sevenler-icin-degil-sevmeyenler-icin )

Atatürk’le ilgili çok şey yazılır çizilir..
İnsan değildi, hafif üstüydü denir.. Hepiciğimiz o kurtardı denir..
Başka taraf deccal der, kafir diyen de var.. Hafif uçmuşları İslamiyet’i yok etmek için savaştı der..
Bazılarının da götü yemez, annesine, kendisine her türlü gayri-ahlâkiyakıştırmaları yaparlar..
Gay, veled-i zina, pedofili -sübyancılık- diyenler bile var.. Biraz aşırıya kaçıyorum belki ama…
Bunlar söyleniyor, bilin, böyleleri de var, cidden inanıyorlar..

Ve ertesi gün yazıyı okuyanlardan bazıları, aha Atamıza nasıl böyle söylersin dediler.
Lan fındık beyinli, ben ona öyle bişey mi söylemişim, sadece söyleyenleri söylemişim. İşte buyur, bir Alper çıktı söyledi. Noldu la?
Demek ki cidden söyleyenler varmış, anladın mı şimdi sığırcık.
Neyse.. 
Şimdi Alper Terzioğlu şöyle bi tweet atmış (https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259905528011030528 , https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259906175972282369 );

bir “Birleşik Dünya Devleti” düşünün tatlı bir şey olduğunu yadsıyacak değiliz.
Hani su Siyonistlerin Amerikan dolari üzerinde yazan hedefleri var bilirsiniz Yeni dünya düzeni diye ne ilginc bu cumleyi Nutukta görüyoruz

Yani Alper diyor ki, Yahudilerin “Yeni Dünya Düzeni” diye bi hayali var, ve bu hayali Atatürk de Nutuk’da ifade etmiş. Dolayısıyla Atatürk yahudidir diyor.
Şimdi, aşağıda vereceğim video’yu iyi izleyin, videoda Tayyip Erdoğan, birçok kez, BOP eşbaşkanı olduğunu kendi ağızıyla söylüyor.
Ve BOP’un da ne olduğunu, neye hizmet ettiğini dünya alem biliyor.
Yahudi ABD zenginlerinin tasarladığı bir ortadoğu planı. Buyur bu da videosu;
http://www.youtube.com/watch?v=NDqrtx7RpmU 
Şimdi Atatürk Yeni Dünya Düzeni dedi diye Yahudiyse, Tayyip Erdoğan da bu mantıkla BOP EşBaşkanıyım dediği için Yahudidir. (Tayyip Erdoğan yahudidir demiyorum, Alper’in mantığıyla ortaya böyle saçma bir sonuç çıkıyor diyorum.)
Atatürk’ün yahudiliğini kabulleniyorsan, Tayyip Erdoğan’ın yahudiliğini kabulleniyor musun Alper? 
Geçiniz
***
Ayrıca bu Alper, başka bi tweetinde şöyle bi laf etmiş;
https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259807762693902336

Kamaller diyorki Masonlar ve yahudiler atatürkü sevmez. O yuzdenmi Tel Avivde Kamalin heykelini koyup yahudi halki sana minnettardir yaziyor

Yani demek istiyor ki, Yahudiler Atatürk’ün heykelini diktiyse, ve onu bu kadar seviyolarsa, Atatürk de yahudidir. 
İyi de, aynı yahudiler Tayyip Erdoğan’a üstün cesaret nişanı verdiler. Buyur bu da resmi; http://www.halkinhabercisi.com/images/news/editor/yahudi.jpg
Demek ki Tayyip Erdoğan da Yahudiymiş (!) öğrenmiş olduk.
Ama bakın aynı Alper ne demiş; https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/251788393539850242

Başbakanın Soyadı Atatürk Olsun diye TT yapmislar Özbe öz Müslüman Erdogan’nin atatürk soyadina ihtiyaci yok O soyadi Sabetayist’ler icindir

Yani, Alper’e göre Yahudiler Atatürk’ü sevdi mi, Atatürk yahudi oluyor. Ama yahudiler başbakanı sevdi mi, başbakan yahudi olmuyor.
Atatürk bir Yahudilerin kullandığı bi terimi kullanınca yahudiyken, Ama başbakan kullanınca yahudi olmuyor.
Bişey diycem lan. Allah aşkına, şu mantıkta tek katre zeka kırıntısı var mı?
La bi adama “Yeni Dünya Düzeni” dediği için yahudidir denir mi?
Bu arada..
Bir insanın dinden çıkması için dini reddetmesi gerekir. Atatürk’ün ölmeden önce son kullandığı kelime “Vealeykümselam” dır. Bunu da en yakın yaveri Binbaşı Salih Bozok söylemiştir.
Hea bu arada İslama göre bir kimsenin kafir olduğunu (yani müslüman olmadığını) söyleyebilmek de çok sıkıntılı bir durum, niye mi?
Hz. Muhammed diyor ki; 

-“Bir mü’mini küfür ile itham etmek onu öldürmek gibidir.”
(Buhari - Müslüm-İbn Heysemi el-İ’lam bi kavaidil islam 2/617) (İbn Hacer ez-Zavacir 2/188-Semerkandi Tuhfe 3/231)

Bu durumda eğer Atatürk öteki dünyaya müslüman olarak gittiyse, Alper’cimin durumu kötü.
Neyse geçiniz..
***
Gelelim en önemli noktaya.
Şimdi Alper diyor ki; Atatürk eşcinseldir https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259932621797195776;

@banu_onat Onuda sen düsün bir gay’in cocuklariyiz demeyi nasil izah edibiliyorsun ? :)

Yani Alper Atatürk’ün çocuklarıyız diyen birine, “Gay’in çocuklarısın” demeye getiriyor. Çok açık bi şekilde Atatürk’e gay diyor.
Ve bu Alper’cik, bir de tweetlerinde, İslam’dan söz ediyor. Müslümanlık edebiyatı yapıyor.
O yüzden onun konuştuğu frekansta konuşacağım;
Bak Alper;
Nur Suresi, 4. ayet der ki;

4 - Namuslu kadınlara zina esnasında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkardırlar.

Şimdi sen, burada kadınlardan bahsedilmiş, Atatürk erkektir diyebilirsin.
Ama hemen söyleyeyim, tefsir okumuşsan bilirsin, burada kadınlardan bahsedilmişse de, hüküm erkekler için de uygulanır.
Bu bir İslahm Hukuku tekniğidir. Neyse, tefsire bakarsan görürsün. Ama ben naaptım, bunu da buraya koydum ki zahmet etme diye;

Erkeklere zina isnad etmek aynı hükümde delalet yönüyle dahildir. Fakat kadınlara söz atmak daha yaygın olduğundan cemi müennes sigası ile onlar özellikle belirlenmiş veya genellikle öyle olduğu hükmü ortaya konulmuştur.


Ve en önemlisi bu dört şahidin de, açık açık fiili görmesi gerekir. Yani olay anında orada olması bile yetmiyor bak. Zina edenin üzerinde yorgan bile olmayacak, açık açık görecek.
Şimdi..
Madem İslam’dan bahsediyorsun, buyur getir dört şahidini de ıspatla hadiseyi. Eğer ıspatlayamazsan, iftiracı olmakla beraber, 80 sopalık had cezasına çarptırılman gerekir.
Eğer kabul edersen, seni Kadıköy rıhtımda sopalamaktan ve İslam’ın gereğini yerine getirmekten zevk duyarız.
Geçiniz..
***
Son olarak bir tweetini de yazmadan geçemeyeceğim ( https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259922167473528832 );

bu #Atatürkünçocuklarıyız Tagi altinda bana küfür edenlerin hepsinin Anasini Kamal bellemis herhalde onun cocuklariyiz dediklerine göre

Şimdi şu cümleye bakın bi.
Hadi diyelim ki bahsettiği insanlar ona küfretmiş, o da kızıp onlara küfretmiş. İyi de, adamın annesine niye dil uzatıyorsun?
Onun konuyla ne ilgisi var?
Bırakınız quentin tarantinolar..
Kendisi Atatürk’e dediğini bırakmadı, gay dedi, ahlaksız dedi, yahudi dedi. Dünyanın en kötü insanı belledi.
Ama bir kendisine bakın?
İslam hükümlerine göre iftiracı, pis sözlü, edepsizce konuşan birinin teki.
Yani şu lafları eden insan güzel, müslüman ama Atatürk yahudi ve gay öyle mi?
Sevgili fallowerlar..
Sizi temenni ederim ki, bu tip insanların anlattığı İslam, hakikatte var olan İslam değil.
Adamın diğer tweetlerine de gereken cevabı veririm diyorum ama, inanın daha fazla midemin bulanmasına katlanamayacam.
Zaten sigaram da bitti.
Ne diyelim, bunun gibiler umarım yargılanır da layığını bulur.
Görüşürüz Alper.
 

Oct 21, 201245 notes
Niye Herkes Şikayet Ettiği İnsan Lan?!

Selam Lüksemburg’lular..
Sahi, Lüksemburg diye bi ülke vardı dimi lan. Hani şu Avrupa’nın ortalarında biyerlerde.
Mesela milli futbol maçlarında hep beş falan yiyen takımlardan biridir Lüksemburg..
Ama ben severim Lüksemburg’u..
İkinci dünya savaşı sırasında, Almanlara kafa tutmuş nadir milletlerdendir..
Zira, Almanlar önlerine kim çıkarsa ezerken, herkes teslim olurken, Lüksemburg psikopata bağlayıp teslim olmadı. Savaşacaklarını açıklayıp siperlere geçtiler.
Herkes tek yürek oldu..
Kıç kadar ülkeleriyle koca Almanlara direndiler.
Dünyanın gördüğü belkide en cesur kafa tutmalarından birini yaptılar.
Ve cesurca savaştılar..
(SONUÇ: ALMANYA LÜKSEMBURG’UN CANINA OKUDU)
Ama Lüksemburg yanlış mı yaptı?
Hayır.
Gücün karşısında ölmeyi teslim olmaya tercih ettiler. Yabancı gelmesin, bazı tanıdıklar daha önceden bunu yapmıştı.
Hani Mustafa Kemal falan? Hatırladınız mı? (YENİ EĞİTİM SİSTEMİNİ ELEŞTİRDİ)
Aslında çoğumuz hayatın büyük bi bölümünde Lüksemburg kadar cesur olamıyoruz.
Sürekli şikayet ediyoruz mesela..
En basitinden..
Hepimiz eski sevgililere sövüyoruz.
Bizi önemsemedikleri için..
Mutsuz ettikleri için..
Mutlu edemedikleri için..
Mesajlara geç cevap verdikleri için..
Sen cümlenin sonunda “dimi aşkım” demene rağmen, o “evet” deyip “aşkım” demediği için..
Arkadaşlarıyla PES oynamaya gitmek yerine, seninle vakit geçirmeyi düşünemediği için..
Yada..
Daha yakışıklı bir çocukla tanıştığında seni hemencik unuttuğu için.. 
Ve şikayet ederken de hep “Böyle bir sevginin nasıl bu şekilde karşılıksız bırakılabileceğinden” dem vurdun sen.
”Seni ne çok seviyorum, kıymetini nasıl bilemezsin” dedin mesela..
Uzar gider bu..
Çünkü şikayet bu. Bitmez ki amk. Üç gün bile durmadan şikayet edebilirsin eski sevgiliye.
Bi boka yaramayacağına da bahse girerim.
Ve işin komik yanı ne biliyor musun?
Biten ilişkiler, her iki tarafı da eski sevgili yapıyor..
Hala anlamadın mı?
Sen de bir eski sevgilisin.
Hatta herkes bir eski sevgili. Bu durumda birazcık da kendine sövmüş oluyorsun tatlım.
***
Hadi zamanda bir yolculuğa çıkalım..
Mesela, liseye geri dönelim..
Hani okula en önce gelip arka sıraya oturup kendi halinde dersi bekleyen, beden eğitimi derslerinde altı üstlü çakma adidas takım eşofmanını giyen, saçları jölesiz çocuk vardı ya?
Hani senden hoşlanan.
Mesela telefonunu senden istediğinde vermemiştin.
Başkasından alıp da mesaj attığında, cevap vermemiştin.
Bişeyler içelim dediğinde de, kabul etmemiştin.
Niye la?
Onu beğenmemiştin çünkü.
Daha iyi birileriyle çıkabileceğine inanmıştın.
Fakaat, ona arada bir hep baktın değil mi?
Sürekli senden hoşlanmasını istedin fakat ona hiç şans vermedin.
Gülümse bebeğim, o da şuan sana sövüyor..
*** 
Örnekler çoğalabilir.
Mesela lise sonda sana ilgisini açıkça belli eden başka bir çocuğa sırf “ilgisini açıkça belli ettiği” için daha cool davranmaya başlamıştın.
Öyle ya, her akşam mesaj atıyor.
Sürekli gelip seninle konuşuyor.
Dışarıya çıkmak istiyor.
Daima iletişim halinde olmaktan yana..
Kısacası, senden hoşlanıyor.
Ve sen..
”Öyleyse daha nazlı olayım” demiştin.
Onu cepte görmüştün.
Mesela mesajlarına daha geç cevap vermeye başladın.
Nasılsa, sen geç cevap verdiğin için o sana mesaj atmaktan vazgeçecek değildi.
Öyle ya, senden hoşlanıyordu..
Sen onunla konuşmak için yanına gitmemeye başlamıştın..
Nasılsa, sen konuşmak için yanına gitmesen bile o senin yanına gelip konuşmayı denemekten vazgeçecek değildi.
Öyle ya, senden hoşlanıyordu..
Sırf hoşlantısının senden vazgeçememesine neden olduğu için ona cepte gördün.
Gülümse canım, o da şuan sana sövüyor..
***
Hala anlamadıysan..
Şu hayatta nasıl ki, birileri sana geç mesaj attığı için rahatsız olabiliyorsan..
Tıpkı senin gibi birileri de, sen onlara geç mesaj attığın için rahatsız oluyor..
Nasıl ki sen konuşmadıkça seninle konuşmayan insanlara nasıl tilt oluyorsan..
Tıpkı onlar seninle konuşmadıkça onlarla konuşmadığın insanlar da sana tilt oluyor..
Kısacası tatlım..
Sen sövdüğün kadar, başkaları da sana sövüyor..
Gülümse bebeğim, sen o sövdüğün kişinin ta kendisisin..
***
Bunun yerine;
-Trip atıldığında, götünü kaldıracağına, birinin sana trip atacak kadar bağlı olmasından ötürü mutlu ol.
-Mesajına anında cevap veren insanların, seni öncelikli olarak gördükleri için kıymetlerini bil.
-Sürekli seninle konuşmaya çalışan insanlara seni önemsedikleri için yakın dur.
-Sana adım atıldığında, şımaracağına bir adım da sen at.
-Seni sallamayanı şikayet edeceğine seni ipleyeni önemse..
En azından dene..
Belki böyle daha mutlu olursun..
Ya da götü kalkık bir eski sevgili olarak, maziye sövmeye devam et.
Sen bilirsin amınakoyim. 

Oct 18, 20126 notes
Q7 Yine Aynı Q7, Peki Ne Değişti?

Beşiktaş yönetiminin bugün aldığı karara göre Quaresma affedildi ve takıma geri döndü. 
Tabi çalışmalardan uzak kaldığı için bir iki hafta ilk onbire giremeyebilir. Fakat ilerleyen zamanda formasını kapacağı aşikar.
Yinede gündemi meşgul eden Q7 problemine tepeden tırnağa bakış atınca bi hayli komikliklerin varlığı göze çarpıyor.
Çünkü..
Yeni yönetim göreve gelip de küçülme politikasına geçtiğinde; “Eyvah Q7’ye yol gözüktü.” demiştim.
Zira aldığı yıllık ücret 3,7 milyon euro. E yönetimin belirlediği tavan ücret de yaklaşık 2,75 milyon euro.
Yani bu durumda Q7’ye gidip “Yıllık alacağının yaklaşık %30’undan vazgeç” demek çok absürd olurdu.
Bu şekilde kalsa da, maliyeti yüksek.. 
Haliyle en mantıklısı transferle gönderip bide üstüne bonservis bedeli kazanmak olacaktı.
Ama öyle olmadı. Çünkü transfer olacak kulüp bulamadı.
Fakat nasılsa gider gözüyle bakıldığı için bir de kendisine “Nasılsa gider, kadro dışı bırakıp süreci hızlandıralım” politikası uygulanınca…
Q7 ne olduğunu anlamadan kadro dışı kaldı.
Kulüp de bulamayınca, soluğu paf takımın yanında aldı.
Aylarca çalışamadı, oynayamadı. Üstelik yaptığı tek hata fazla para kazanıyor olmaktı.
Dolayısıyla bu durum bana eski bir fıkrayı hatırlattı;
Ağa ile marabası ağanın çift atlı arabasıyla kasabaya gitmektedir. Uzun yolda ağanın canı sıkılır. Maraba ile dalga geçmek için yoldaki manda pisliğini gösterir.
”Bunu yersen atla arabayı sana vericem” der.
Maraba bi manda bokuna bakar, bir de atlarla arabaya.
Yumulur, yer ve bitirir.
Geçer arabaya, ağa düşer yola.
Kasabada işleri bitirirler, dönüş yolundadırlar.
Ağa güzelim atları ve arabayı kaptırdığı için dertlidir. Maraba ise dolmuşa gelip ağanın oyuncağı durumuna düşerek manda boku yediği için içi içini yemektedir.
Yolda yine bir manda boku görürler. Maraba, ağaya seslenir.
”Ağam şu boku ye, atları ve arabayı geri al.”
Ağa bir anlık gırgır uğruna kaybettiği atları ve arabayı geri almak için yumulur manda bokuna.
Siler süpürür.
Ağa arabaya biner, maraba yine yola düşer.
Ağa marabaya bakar, “Ula hüso” der, “At yine benim, araba yine benim. Sen yine yayan. Peki biz bu boku niye yedik!”
Ben bu fıkrayı Beşiktaş yönetimine armağan ediyorum.
Q7 yine aynı Q7, meseleyi eğip büküp yine aynı yere döndük.
Olan aylar boyunca eksik kalan takıma oldu.
Maçlar oynandı, puanlar kaybedildi.
Belki Q7 olsaydı böyle olmayacaktı.
Ve üstelik siz, sezon sonunda göre gelip koca bir yaz dönemi serbest kaldınız.
Ama çözemediniz ve haylile;
Bu işin kazananı Beşiktaş’ın rakipleri, kaybedeni ise sizler ve otoritelerinizdir.
 

Oct 08, 20121 note

Eylül 2012

3 gönderi

İmamıngülü, Süleyman Özışık ve Twitter'daki Linç Kültürü...

Olay malum..
Ama bilmeyenler için sadeleştirerek anlatıyorum;
Twitter nicki, @Ladyimam olan şahıs internethaber.com medya grup başkanı @slynmoz ile münakaşaya giriyor.
Tabi normal hayattaki münakaşa halinin twitter izdüşümü biraz daha sert. Ne ana kalıyor ne baba, ne gelmiş, ne geçmiş, ne ahlak..
Normalde, karşında sana sövüp duran biri olsa, kafa göz dalarsın. Ama twitter’da böyle bir durum yok. Kim olduğunu dahi bilmediğin biri tarafından kilometrelerce uzaktan küfür yemek karşısında yapabileceğin şeyler kısıtlı.
Laf dalaşına girip karşılık versen. Neticesi yok.
Haliyle klavye delikanlılığı yapmak kolay olduğundan üstelik bir de “takipçilere şikayet ederek” onların da münakaşa ettiğin kimseye saldırmasını sağlama gibi bir durum da ortaya çıkabileceğinden olaylar halkası büyüyor..
Hülasa bu ikili tartışıyor, @ladyimam twitter üslubuyla tartışığı için Süleyman Bey’i takipçilerine yedirmeye çalışıyor. Küfür üzerine küfür yağıyor. (ayrıntılara süleyman bey bugün köşesinde yazdığından girmiyorum)
Süleyman Bey de “kim bu kız” edasıyla @ladyimam’ı araştırıp ne olduğunu öğrenerek afişe ediyor.
Bunun üzerine Süleyman Bey‘in kitlesi @ladyimam’a yükleniyor. Söylenene göre tehdit edilmiş. Olabilir de olmayabilir de.
Ama konu yazılı medyaya düşünce haliyle rengi değişiyor. Olay “Muhalif kızı, muhafazakar iktidarcılar recm ediyor” frekansına giriyor. 
Yaşanan bu…

***

Şimdi
Süleyman Özışık‘ı takip ediyorum, yani twitter’dan değil, genel olarak, arada bir yazısını okurum.
Sosyal medyaya eğilen, onu anlamaya çalışan, kıymetini bilip, faydalanmakta olan ve bu sebeple diğer medya mensuplarına nazaran, bu frekansta olmasından ötürü, “bak bu adam bizim kıymetimizi biliyo” saikiyle sevdiğim ama kesinlikle tek kelime konuşmuşluğum olmayan birkaç yazardan biri.
Kısaca nötürüm.
@Ladyimam (ismini soy ismini yazmıyorum, sebebini ilerki cümlelerle açıklayacağım)
Açık konuşayım, zerre sevmem.
Çünkü Ladyimam, mantıklı muhalefet hududunu “eleştirmiş olmak için eleştirmiş olma” yönüne doğru aşan, saldırgan, tipik klavye delikanlısı ayarında, lafları hakaretvari, düzeylilikten bihaber olan ve bunu sürekli olarak yapan biri.
Benzetmek yerinde olursa, hükümetçi muhafazakar sağ gazetenin, sol izdüşümü olur kendisi.
Dinlemez, etiketler, kategorize eder, iki dakikada hükümet uşağı, üç dakikada amerikancı, beş dakikada irticacı yapar, anlayamazsın.
Haliyle konuşamıyorsun, seni kendi mantığına göre uygun görmedi mi, direkt “ötekileştiriyor”.
(Beni bikaç kez rt’lemişliği var)
İşte…
Süleyman Özışık’ın anlamadığı, ve bana göre hatalı oluşunun nedeni, bu frekansı bilmeyişi. Böyle bir durum ortaya çıkınca da ağırına gidiyor.
Ee, klasik twitter münakaşası yapınca bu ikili, Süleyman Bey’e saatlerce sövgüler geliyor.
Şaşırdı, haklı, belki de hayatında bu tempoda böylesi bi linç hadisesine ilk kez düşüyor.
Gazeteci niteliğinden ötürü bu tip durumlara tanık olmuştur mutlaka. Fakat twitter farklı. 
Çünkü;
Sevgili Süleyman Özışık;
Twitter’da takipçi sayısı arttıkça küfür artar. Hem de öyle böyle değil, fena artar. Hayatında görmediğin lafları işitir olursun.
Ama haklı, ama haksız..
Dünyanın en mantıklı tespitini yapıp, yüzlerce retweet alırsın, ama farklı görüşteki onlarca insandan küfür yersin.
Retweet sayın arttıkça, küfür sayısı da artar.
Zira, twitter’in önlenemez kirliliği budur.
Tartışayım, dersin.. 140 karakterlik tweetlerle hiç birşeyi çözemezsin. 
Artı, bu tartışmayı izleyenlerce de “boş bir işle meşgul olan insan” durumuna düşersin.
Tartışayım, dersin.. Tartıştıkça, -haklı dahi olsan- tepkiler artar. Çünkü twitter ortamı, haklıya haksıza bakmaz. 
Tartışayım, dersin.. Onun takipçileriyle senin takipçilerin de olaya karışır. Yalan yanlış bilgilerle, “teyit etme ihtiyacı bide hissetmeyen” onlarca insan, yorum yapmaya başlar. 
Su iyice bulanıklaşır, olay seni aşar. Senin adın geçer, ama senin lafın geçmez hale gelir.
Sebebi basit, buradaki sistem, küfre bedel ödetmez. O yüzden kimse çekinmez.
Senin hatan;
Tartışmışsın, üstüne uzatmışsın.
Yetmemiş, ki en yanlışını yapıp @Ladyimam’ın kimliğini deşifre etmişsin.
Bu bir tercih, twitter ortamını az çok daha iyi bildiğimden söylüyorum, ki bunu benim durumumdaki herkes bilir, bu tercihin yanlış.
Bikere sen, gazetecisin, o ise bir memur, devlete bağlı. Güçleriniz eşit değil.
Kişisel tartışmanda haklı olabilirsin ama terazi kefelerinin dengesiz olduğu bu noktada senin seçimin yanlış olduğundan, süreç yeni yanlışlar doğuruyor.
İyi bir insan olduğunu bildiğimden söylüyorum; eminim ortaya çıkabilecek neticeleri bilebilsen bunu yapmaz, @ladyimam’ın kimliğini deşifre etmezdin.
Zira mevcut durumda, sen olayların konuşulduğu gibi olmadığını düşünerek köşende kendini izah etmeye çabalıyorsun.
Çabala. Ama netice çıkmaz.
İnsanlar konuşmaya başladı mı, her doğru bilgi başına on yalan bilgi işin içine dahil olur.
Twitter ve sosyal medyaya eğilmeye, anlamaya ve içli dışlı olmaya çalışan sevdiğim bir gazeteci olan Süleyman Özışık;
Hata yaptın.
Çünkü bu mecrada, bu tip hadiseler vuku bulduğunda, kontrol elinden çıkar. Kendini anlatamaz hale gelirsin.
Mesela, şuan biyerlerde “AKP tarafından para karşılığı bu tip bir operasyon” yürütüldüğünü okuyabilirsin.
PKK’lı olduğundan bile sözedilebilir.
Yada seni sevenlerce @Ladyimam’a hakaretler edilebilir. O bir bayan, daha ahlaksızca ithamlara maruz kalabilir.
Türkiye’yi karıştırmak isteyenler bu krizi fırsata çevirerek, akıllara bile getirmek istenmeyecek şeylere kalkışabilir.
Çünkü, yine söylüyorum, sosyal medyada hareketin büyüklüğü artınca, kontrol edilebilirliği düşer.
Olaylar sapar.
Sonunda nereye geldiğini bile anlayamazsın.
Sosyal medya ünlüsü olmanın getirileri olduğu gibi götürüleri de vardır. Ve bu hakaretler bunlardan biridir. Bunlarla yaşamayı bilmek, kulak tıkamak, ihtiyatlı davranmak gerekir.
Daha önce bunlar yaşandı.  
Bir kullanıcının fake hesapları takipçisi yaptığı haberi yayılınca, kullanıcı TT oldu. Ve o TT’de o kullanıcının “PKK ajanı” olduğu bile iddia edildi. Sapık, tacizci olduğu söylendi.
Olayların ne denli sapabileceğine bu açık bir örnektir Sevgili Süleyman Özışık.
Ama normalde bu tip durumlarda en fazla twitter’a rezil olursun.
Bi süre sonra unutulur bu durum.
Fakat sen, öyle bişey yaptın ki, o insanı deşifre ettin. O artık biliniyor. (Buna rağmen @ladyimam’ın adını burada yazmadım, zira bu yanlışa ortak olmak istemedim)
Ve bu hareketin, olayın çapının sanaldan reele geçmesine sebep oldu.
Ve bence, öngöremediğin bu neticelerin ortaya çıkabileceğinden habersizdin.
Twitter’da varlığı ciddiyetle kabullenilmesi gereken bu linç kültürünün etkisinden habersizdin.
İşte senin hatan bu Süleyman Özışık.
Keşke yapmasaydın.
 

Sep 21, 20123 notes
Ayyaş Medya

Selam Costa Rica‘lılar..
Farkında mısınız, ülkede bir kelime sık sık kullanılır oldu; Yandaş medya..
Bi medya var. Ve bu medya sürekli doğruyu değil de, siyasi açıdan menfaatine uygun şekilde belli bi kesimi koruyarak hareket ediyor.
İktidara sorsan, muhalefeti koruyup onları sıkıştırıyorlar..
Muhalefete sorsan, iktidarı koruyuvfbgbvvbgth…
Böyle gidiyor..
Neyse..
Fazla yorum yapmadan, sadece olmuş bi hadiseyi aktararak topu size atayım caretta carettalar..

***

Geçtiğimiz hafta Başbakan Gündem Özel programına katıldı..
Konu 6-7 Eylül olaylarına geldi..
Mehmet Barlas, Rum’ların sıkıntılarını anlatırken..
Başbakan araya girdi;
-O dönemleri siz iyi bilirsiniz.. O dönemlerin iktidarında kimler vardı?
Ama Barlas, ısrarla soruyu geçiştirmeye çalışıyor;
-İktidar değil, ben Türkiye olarak söylüyorum..
Ama Erdoğan inatçı;
-Çok önemli, çok önemli..
Barlas köşeye sıkıştı, yapacak başka bişeyi kalmadığı için söylemek zorunda kaldı..
-Demokrat Parti vardı..
zzztt.
Başbakan o dönem iktidarının DP olduğunu bilmiyordu. CHP sandı.
Haliyle ihaleyi CHP’ye bırakmak için iktidarı sordu.
Barlas CHP diyecek, Erdoğan golü atacaktı..
Ama olmadı..
Zaten..
Mantık saçma;
Zira, AKP döneminde 1000 küsür şehit var, sorumluluğu kabul ettiğini duydunuz mu AKP’nin..
Fakat acı olan, gazeteci kimlikli medya mensuplarının böylesine bir durumu iplemeyip konuyu kapatması..
Gazeteci olan böylesine bir fırsatı yakalamışken, affetmez sorardı;
-Sayın Başbakan, o dönem iktidarının Demokrat Parti olduğunu bilmiyor muydunuz? Yoksa şaşırdınız mı?
-Sayın Başbakan, sonuna kadar desteklediğiniz parti olan Demokrat Parti’yi 6-7 Eylül olaylarının sorumlusu olarak eleştirdiniz, farkında mısınız?
-Sayın Başbakan, soruyu sorarken sorumlu olarak CHP’yi gördüğünüz için mi sordunuz, amacınız neydi?
-Sayın Başbakan beklediğiniz cevap CHP miydi yoksa cidden Demokrat Parti’yi sorumlu bulduğunuz için mi sordunuz?
-Sayın Başbakan, orda mısınız? Sayın Başbakan giderek mor bi renge büründünüz..

***

Şaka lan şaka, son soruyu sormasını beklemiyoruz heralde, yürek ister.
Neyse..
O gazetecilerden hiç biri, bu sorulardan tekini bile sormadı..
Bırakın, gafın üzerine gitmeyi;
Mehmet Barlas, “Tüh lan, açtığım konu yüzünden Başbakan’ın gaf yapmasına neden oldum, ühü ühü” edasıyla yusuf yusuf şekilde konuyu değiştirdi.
Çünkü?
Çünküsünü siz doldurun followers..
kime yandaş olduğunu çıkarırsınız..
Bu küçük bir misal..
Dahası çok..
Mesela, bu konuyu medyada gördünüz mü?
Apolet söktürme meselesinde, apolet söktüren polis emniyet müdürü yardımcılığına yükseldi..
Milletvekilinin oğlunun şikayetiyle iki polis doğuya sürüldü..
Haberlerde gördünüz mü?
Militan sol gazetelerde değil ama, STV’de, Kanal 7‘de, YeniŞafak’ta filan..
En son, “Başbakan ayağına gelen milletvekilini dinlemedi” haberi yapıldı..
Sonrası yok..
Dinlemedi de bişey değişti mi? Değişmedi..
Mesela, hakimlik sınavında; AKP’li belediye meclisi üyesi karı koca birinci ve ikinci oldu..
Konu haber oldu..
Sonrası yok..
Sanki Ayşe Özyılmazel kameralara konuşmayı reddetmiş..
Gülben Ergen’in yeni single’ındaki bi parçanın melodisi çalıntı çıkmış..

Bunlar küçük hadiseler mi?
Değil, hem de hiç.
Gidiş de iyi değil.
Ne olursa olsun, AKP eskiden bu konularda çok tavizsizdi.
Netti, fişi kesiyordu.
Başarılı olduğu alanlardan biri buydu.
Ama artık değil.
Bunlar hep olur, olmaz değil.
Ama böylesi ciddi yanlışların, medyanın ağzının içine kadar girmesine rağmen..
Bi halt olmamasının, yanlışlık yapanların kârlı çıkması, doğal değil..
Ve en acısı..
Böyle hatalar üzerinden her dönem sonuna kadar köşeye sıkıştırılan iktidarlar olmasına rağmen..
AKP’yi kimse köşeye sıkıştıramıyor..
Militan sol medya hariç.
Hariç çünkü genel kesim onları iplemiyor..
Haliyle, haklılar..
Adamlar her gün AKP’yi vatan haini çıkarıyorlar..
Dolayısıyla ciddiye alınmıyorlar..
Yalancı çoban misali işte..
…

***

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/85843/recep-tayyip-erdoganin-mavi-ekran-verdigi-an 

Sep 15, 20123 notes
Sanal Komando olmak Reel Koyun Olmaktan İyidir

Selam dandi yunaytıd’lılar..
Gönül isterdi ki, başka konularla başka frekanslarla beraber olalım, fakat yine bir sabah yine kara haberlerle uyandık güne..
Malum şehitlerimiz var..
Askerine böylesine bağlı bir milletin böyle sıklıkta şehitler vermesinden daha kötü ne olabilir ki bordo mavililer..
Neyse..

Bugün diyeceklerim farklı..
Bildiğiniz gibi, terör vb. skandal gündemler olduğunda çok sayıda tweet atılır..
Çok sayıda retweet yapılır..
Gündem yoğun olur..
Bu yoğunlukta, ve tepkilerde, karşı tepkiler oluşur..
Yani taraflara ayırırsak;
Önce tepki gösteren tweetler atılır..
Sonra bu tweetlerin yarattığı TT’lerde, retweet kovalayan insanlar türer..
Mesela, üç tane hashtagı aynı tweette kullanarak terörü lanetleyen adam..
Sen hiç konuşma götoş. Senin amacın lanet değil, retweet..
Üç hashtagı lego gibi alıp cümleler kurup, her TT’de gözükeyim diye düşünen beyin hücrelerini…
Neyse..
İkinci olarak da bu maymunlar var işte..
Ve son olarak; “Bordo klavyeliler ahahahah” diye taşak geçmeye çalışan üçüncü nesil var..
Diyeceklerim bu üçüncü nesillere.. 

***

Bikere bi konuda haklılar..
Yani az önce söylediğim ikinci neslin evlatlarıyla taşak geçme konusunda sapına kadar arkalarındayım..
Adamın yazdığı; “ATAM gel kurtar bizi, kalk yattığın yerden #…, #…., #….” bu..
Böyle tepki mi olur amk. Belli işte, RT’ye oynuyor..
Ama..
Bi laf vardır;
İnsanın fikri neyse..
Zikri de odur..
Twitter’a gelip, binlerce şehit tweeti okuduktan, retweetledikten sonra..
İnsanın zihni, etkilenir..
Bilinç yaratır..
Dolayısıyla, düşünürsün..
Şehitleri, niyeleri, nasılları ve sonuçları..
Sonra paylaşırsın, çünkü fikirler en bulaşıcı şeylerdir.. (Hee tamam inception’dan kastım noldu göt)
Sonuç olarak, farkında olmadan farkındalık yaratılır..
Bu psikolojik ruh hali, değerleri canlı tutar..
Çünkü, akşama kadar tv’nin başında olan insan, bi noktadan sonra sıkılır..
Zapping yapıp, abidik gubidik magazin ve evlilik programlarını izlemeye koyulur..
Haliyle o bilince ulaşamaz..
Ama twitter’daki ulaşır..
Tekrar ediyorum;
”ATAM olsaydı hepiciğini döverdi, #hashtag, #hashtag, #hashtag” tweetlerinden değil,
Tepki koyan, atarlı giderli, “harbi lan” dedirten tweetlerden bahsediyorum..
Ama ne yazık ki, bu tip söylemlere de;
-Popülizm yapma!
-Git kendin askerlik yap o zaman!
-Tweet atmakla olmuyo!
-Tribüne oynama!
-Aha, başladı sanal komandolar..
Vb. gibisinden sataşmaların olmasını, mantıklı BULMUYORUM.

Niye mi?
Aksini düşünün;
Şayet bu giderli tweetler olmasa, paragöz tv’ler, yandaş bülbüller ve ayarlı basın-yayın halihazırda hizaya çekilmiş..
Ve geriye bir tek, internetin özgür yanı kalmışken..
Kimsecikler şehit olaylarını siklemese..
Ne olurdu?
Söyliyim,
Bugün, “Aahaha sanaldan devlet kurtarıyolar yeaa” diye goy goy yapan o elemanların hepsi; 
”Ülke elden gidiyo, anca dizi izleyin, sesiniz çıkmasın, koyun sürüleri yaşasın v for vendettaaöğğkk.”
Diye, yine eleştirirdi.
Haksız mıyımz? 

Sep 06, 201212 notes

Ağustos 2012

7 gönderi

Atatürk'ün Katılmadığı Tek Tören Var O da..

Bugünlük yazı yazmıştım.
Başka bişey yazmayacaktım, ama dayanamadım.
(Çok düşündüm fon için, bu geldi aklıma;  http://www.youtube.com/watch?v=m5TwT69i1lU )
Çankaya’daki 30 Ağustos resepsiyonu iptal edildi.. 
Sağlık bu şakaya gelmez, malum Abdullah Gül’ün kulağı rahatsız.
Geçmiş olsun, kimse ondan böyle bir fedakarlık bekleyemez.
Ama..
Durum böylesine sıkışık, ipler gergin, ortam toz dumanken..
Dünyanın merakla izlediği ülkenin Cumhurbaşkanı’nın çıkıp, gövde gösterisi yapması, diplomatik raconun ala’sı olurdu, o ayrı..
Ama, herkesten beklenmez tabi böylesi şeyler..

*** 

Oysa Atatürk..
1896’da askeri lisedeyken, sıtmaya yakalanmıştı..
1915’te Çanakkale’de.. 1919’ta Samsun, Sivas’ta..
Hep nöbetler geçirmiştir..

1912‘de Libya’da, gözüne kaçan kireç parçası yüzünden hastanede yattı..
Ama iyileşmeden savaşa geri döndü.
Dikkatli bakarsan, sol gözü şaşıdır biraz, o yüzden..

1918’de böbreği rahatsızlandı.
Epey yattı, hatta;
Hayatının en büyük acılarından biri olarak, o böbrek sancısını görür Gazi..
Bilen bilir, mahveder adamı..
Tamamen atlatamadı tabi, arada bir yaşamaya devam etti.

1921’de Polatlı’da attan düştü..
Üç kaburga kırık..
En sıkıntılı zamanlar..
Dayanamadı, beş gün sonra kalkıp devam etti savaşa..

1923 ve 1927‘de iki defa kalp krizi geçirdi..
Bişey mi canım..
Olur o kadar (!)
Aksatmadı bile çalışmaları..

1926‘da Bursa’da kulak egzaması geçirdi..
Zaman zaman kulağı iltihaplanırdı..
Tabi ötekilerinin yanında,
Bu devede kulak.. 

1936 ve 1937‘de iki kez zatürreye yakalandı..
Aynı zamanda karaciğer sorunları var.
Fakat gündemin yoğun zamanları..
Yarım yamalak, atlatmadan işler güçlere devam etti..

1938‘de karaciğer rahatsızlığı yaşadı..
Doktor 23 saat yatacaksın dedi..
O Mersin ve Adana’ya gidip askerleri denetledi.

10 Kasım’da ölmeden önce..
29 Ekim’de Meclis konuşmasını yapamadı..
Radyodan dinledi..
Tek firesi odur..
Ama, Celal Bayar’ı çağırıp, hasta yatağında..
Konuşma metnini hazırladılar..
 
Yanındaki sevdiklerinin tüm ısrar ve engellemelerinden bahsetmiyorum bile..
İşittiği lafın, telkin ve tavsiyelerin,
Haddi hesabı bile yok..
Öyle bi adamdı işte.. 
Dikkatli bakarsan resimlerine..
Yüzü hep değişik değişiktir..
Yaşamadığı şey mi kaldı..
Bazen de karnı şiş..
Su vardır cünkü..
Eli de hep göğsündedir..
Ağrı çektiği için..

Eee bu milletin sevgisi boşuna değil..
Kimler unutuldu, malum, unutmada üstümüze yok..
Ama o unutulmuyor..
Farkındaysan;
Unutturulmaya çalışılmasına rağmen..

 

Aug 30, 2012153 notes
Bu Yazı Atatürk'ü Sevenler için Değil, Sevmeyenler için Yazılmıştır !!

Bugün 30 Ağustos Zafer bayramı.
Bu yüzden biraz Atatürk kasıcam fallowırlar. Hafif uzun, ama bir o kadar da akıcı, bilgi içerikli ve en önemlisi olaya başka bir pencereden bakan, farklı soluk getire……
Okuyun amk işte, sıkmayacam bilirsiniz karetta karettalar..
Buyrunz bu da fon müziğimiz, dikkat edinz duygusaldır çarpabilir..
http://www.youtube.com/watch?v=IDibVwsnpak 
Hazır mısınız? 
Başlayıroum..

***

Bugün 30 Ağustos..
Anlamı büyük, malum, taa 1700’lerden beri gerileye gerileye Anadolu’ya sıkışmışız..
-Aralarda tek tük kazanmışsak da- genelde çağın loooserıyız..
Yani moraller bitik, hafiften bi aşağılık kompleksi var..
Diyeceksin ki nereden biliyosun? At bu soruyu cebine, ilerde flash back yapıcamzki..
Böyle sıkıntılı bi süreçte, adamın biri topluyor elemanları, falan filan vs..
22 Ağustos’ta savaşa başlıyoruz.. 9 Eylül’de Yunanlar denizde..
İşte 30 Ağustos’a kadar cebelleşiyoruz.. Ama 30 Ağustos’ta peşlemeye başlıyoruz Yunanları..

Şimdi…
Atatürk’le ilgili çok şey yazılır çizilir..
İnsan değildi, hafif üstüydü denir.. Hepiciğimiz o kurtardı denir..
Başka taraf deccal der, kafir diyen de var.. Hafif uçmuşları İslamiyet’i yok etmek için savaştı der..
Bazılarının da götü yemez, annesine, kendisine her türlü gayri-ahlâki yakıştırmaları yaparlar..
Gay, veled-i zina, pedofili -sübyancılık- diyenler bile var.. Biraz aşırıya kaçıyorum belki ama…
Bunlar söyleniyor, bilin, böyleleri de var, cidden inanıyorlar..
Neyse..
Tüm bunları atlayıverelim, sizi bir güne götürmek istiyorum pavırpafgörlsler..
Çünkü ben hakkında yüzü aşkın hatıra ve anı kitabı okumuş biri olarak Atatürk’ü o gün tanıdım..
O gün anladım ne olduğunu..
Gerisi laf-ı güzaf.. Boş.. Ne dersen de..

***

Sene 1938. Tarih 19 Mayıs. Yani öldüğü yıl.. 
Yer Ankara..
Ankara’ya gidiyor. Son gidişi zaten.. Bayramı kutluyor.. Neyse hadise bu değil..
Asıl mesele başka, bayramı kutladıktan sonra…
Güneye ineceğiz diyor Mustafa Kemal..
Hayat meselesi var çünkü.. (Yanlış yazmadım, Hatay değil, Hayat) Çünkü onun için öyleydi;
Dünyaya mesaj verecek, burdayız diyecekti..
Öyle, sade kendisi değil, tüm meclis, bakanlar kurulu, generaller.. Son Mareşal Fevzi Çakmak da.. İniyorlar ertesi gün..
Ve can alıcı nokta..
Adana’ya varınca, kıtaları denetlemek istiyor.. Tam kırk dakika boyunca askeri geçiti izliyor o gün..
Kırk dakika ve ayakta.. Silah arkadaşı Kılıç Ali anlatıyor anılarında;
“Geçitin sonuna doğru baktım, halsiz.. Mecalsiz.. Izdırapla ayakta duruyor.. Salih’e (Salih Bozok Ata’nın 20 yıllık yaveri) döndüm, ‘dayanıp destek olalım mı’ diye sordum.. Kızacağından korktuk, ama ‘kafasıyla onayladı Salih’ gittik, destek olalım dedik.. Kabul etmedi..
Doğruldu ve büyük bi kuvvetle askerlere ‘Marş marş’ diye komut verdi..”
Yaa..
Diyeceksin ki, nesi var bu hikayenin..
Çok şeyi var moruk..
Bikaç ay önce; Doktoru Fransız Fissenger diyor ki Gazi’ye;
“Günde 23 saat yatacaksın..
Bırak seyahati, yarım saat yürümeyeceksin bile..
İçki yasak zaten, fix.. Onu geç, kahve bile içmeyeceksin..
Kalan bir saati şezlongda geçireceksin, o da hafif uzanarak..”
Karnı da şiş Ata’nın, su topluyor..
Bilen bilir, öyle bi melet ki, acı verir, mide hep bulanıktır..
Dayanamazsın.. Hal, bu hal..
Ama n’apıyor Gazi?
Hatay’a iniyor.. O halde iniyor..
Ve kırk dakika boyunca üstelik oturmadan ve destek bile almadan ayakta dikiliyor.
Niye moruk?
Bir insan neden bunu yapar? Atatürk yoruldum dese, kızacaklar mı? Ya da bitkinim, oturalım dese..
Hatta hiç gitmese, eksilecek mi bişeyler..
Hayır.. Kimsenin bişey diyeceği yok.. Niye o zaman bu inat? 
Neden ihtiyarlar gibi inat ediyor, en hasta anında bile, böylesine?
Niye?
Çünkü yaşamış moruk, en boktan anlarda, herkes onun gözünün içine bakıyordu da ondan..
İngiliz destekli Yunan ordusu, Ankara sınırına dayandığında, 47 saattir uyumamış o kan çanağı gözlerine bakıyordu insanlar..
Dostu, düşmanı, arkasından iş çevireni, saltanatçısı.. Hepsi..
Hadi bişey yap diyordu, kurtar bizi..
O boktanlığı, bi o boktanlığı yaşayan bilir ancak..
Her şeyin bitebileceği bir noktada insanların senden umut beklemesi ne kahredicidir bilir misin?
Kazansa, burun kıvıracaklar.. Kaybetse, hain zaten..
Fakirlik de var.. Malzeme yok..
İşte Gazi, o boktanlığı yaşadığı için, aşık olmuş vatanına..
Yemek listesinde yazar;
Çoğu zaman 15 fincan kahve, 2-3 paket sigara içerdi moruk..
Miden çöplük olsa, biyerden sonra almaz lan..
Atatürk’e giren çıkan neydi de böyle kasıyordu? Zoru neydi amk.  
Yedi kez cephede savaşmışsın.. 1915’ten beri savaştasın, 1937 olmuş, hala sorunlarla uğraşıyosun..
Bırak işi gücü, çekil köşene, ye iç, kimse karışamaz, takma kafaya..
”Benden bu kadar” de. Kim ne der? Ama hayır..
Ölüme altı ay kala;
Reçete yukarıda, tekrarlamaya gerek yok..
Kırk dakika boyunca, orada dikiliyor moruk..
Bunun tek bi açıklaması vardır; Bu adam vatanına aşık, hem de it gibi aşık.
İşte ben Atatürk’ü o gün tanıdım. Öyle bi tanıdım ki hemde..
Daha kimse onun yerini bende silemez artık.
Bu ülkede 29 Ekim kutlanmadı lan.. Bildiğin kutlanmadı.
Havalar soğuk diye de 19 Mayıs kutlanmadı.. 
Şimdi aradaki farkı kıyaslayın zubizarettalar?
Böyle bir adamın; Kötü olması gibi bi ihtimali var mı?
Yok moruk, yok.
Bu adamı sevmemek, geçtim, saygı duymamak, nankörlüktür.
NAN-KÖR-LÜK..

***

Şimdi flash back vakti jiglipaflar.
Aşağılık kompleksi var demiş idik;
Keçecizade Fuat Paşa.. Bu adam Tanzimat Dönemi’nde dışişleri bakanı ve ettiği laf; “Yabancı müttefiklerimiz içinde en önemlisi İngiltere’dir. Her ne olursa olsun, dünyanın en sabırlı ve en metin milleti olan İngilizler, bizim en önde gelen ve en son vazgeçeceğimiz müttefiklerimiz olacaktır. Bendenizce Babıali’yi İngiltere’nin dostluğundan mahrum görmektense, birkaç vilayetimizi elden çıkmış görmek daha iyidir.”
Düşünebiliyor musunuz?
Başbakan Damat Ferit Paşa; “Padişah’ın ve benim yegane ümidimiz, Allah’tan sonra İngiltere’dir..”
Bitmedi..
İskipli Atıf, Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin kurucusu ve yöneticisidir; “İslam kilidinin anahtarını güvenilir İngilizlere teslim etmekte İslam alemi için bir tehlike yoktur..”
Uğraşmıyorum.. Daha niceleri var. Arkadaşlar tamamen İngiliz fetişisti..
Bunlar hep olur, şimdiki dönemde de..
İngiltere’yi silip Amerika yaz.. 
Sırıtmaz bile..
Böyle bi kafanın devlete hakim olduğu bi dönemde, Atatürk “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir..” demiş, diyebilmiş..
Şimdi, bi o kafaya bak,
Bi bu kafaya moruk.
Anlaşılmıştır umarım!

***

NOT: Bugün Çankaya’da kutlanması gereken resepsiyon iptal edildi. ( http://www.stargazete.com/politika/30-agustos-resepsiyonu-iptal/haber-675238)
Abdullah Gül’ün kulağı ağırıyormuş, çook geçmiş olsun (!)

ARTIK ŞİMDİ TAMAMEN ANLAŞILMIŞTIR UMARIM.

Aug 29, 201260 notes
Nutella vs Fındık Ezmesi

Merhaba quentin tarantinolar..
Bugün içi boş, yüzeysel ama aynı zamanda önemli bişey yazasım geldi.
Ve yazdım.

***

Nutella vs Fındık Ezmesi…

Bikere Nutella ithaldir, yabancıdır ama çekicidir de. Karizması vardır.
Fındık Ezmesi ise yerli.. Bizdendir. Bak mesela ismine; Fındık Ezmesi. Bizim gibi, açık net.

Nutella rahattır, cooldur. Soğuk sıcak farketmez, rafta da durur, dolapta da.
Fındık Ezmesi öyle her yerde rahat edemez. Serin sever. 

Nutella popülerdir, reklamlarının müptelası olur, özenir alırsın.
Fındık Ezmesi nostaljiktir, reklamı dönmez, eskiler bilir yeniler öğrenir.  

Nutella şıktır, elittir, feminendir, erkekler de sever ama kitlesi kadınlardır..
Fındık Ezmesi ise unisextir, kadını da yer, erkeği de. 

Nutella elittir dedik ya, öyle her yaştan vatandaş alıp yemez, en manyaklarının yaş aralığı 14-24’tür. Taparlar adeta.
Fındık Ezmesi ise yaş aralıklarından arîdir. 70’lik dedeyi bile kaşıklarken görürsün. 7’lik veleti de..

70’lik demişken, Nutella viski gibidir. Anca özel anlarda yenir, yavşağın biri üzdüğünde mesela. 
Fındık Ezmesi ise rakı gibidir, olayı farklıdır, gelenekseldir.

Nutella vitrinde güzeldir, kavanozu şekildir…
Ama Fındık Ezmesi midede durur. 

Nutella’da görsel önemlidir.
Fındık Ezmesi’nde içerik. 

Nutella’yı kaşık kaşık yer doymazsın. Kesmez.
Ama Fındık Ezmesi’ni bitiremezsin. Tıkar.

Nutella Muhteşem Yüzyıl‘sa..
Fındık Ezmesi Kurtlar Vadisi‘dir..

Nutella Beyoğlu’ysa..
Fındık Ezmesi Bakırköy’dür.. 

Aug 26, 201213 notes
Dunkof

İyi günler moruklar..
Ne zamandır yazacak bişey bulamıyordum, yazacak konu aramak kadar sıkıcı şey yok şu dünyada. 
O yüzden abidik gubidik konular üzerine sık sık yazmaktansa, seyrek de olsa, işe yarar şeyler yazmayı yeğliyorum.
Neyse…
Konuya gireyim teletabisler.. ( http://www.youtube.com/watch?v=0U0X_wP0vMc  geleneksel fon müziği, biterse tekrar başlatırsınız artık)
Bildiğiniz gibi Ramazandayız, ve her Ramazanda olduğu gibi bu yıl da 30’a 50’lilik kartonlara iftar saatlerinin yazıldığı o imsakiyelerden yapıldı binlerce. 
Anlamadığım…
Zaten evlerde olan takvimlerde namaz saatleri yazılıyken neden ayrıca bunlardan yaparlar ki.. 
Tonla para o kartonlara verileceğine bağışlansa, ne bileyim başka bişey için harcansa, karton üreticileri ve matbaalara yedirilmese daha hoş olur diye düşünüyorum…
Tekrar neyse… 
İşte o karton zımbırtısında ayrıca bazı şeyler yazar, onlardan biri de fidye miktarıdır…
Fidye nedir bilmeyenler için açıklayayım, sakın banka soyguncularının istedikleri rehin parası sanmayın eheeh..
Bazı insanlar, çok hasta yaşlı vs. olduğu için oruç tutamaz hale gelebiliyor..
O yüzden bu insanlar oruç tutmak yerine, belli miktarda para vererek yada yemek yedirerek Ramazan boyunca her gün bir fakiri doyuruyorlar..
İşte buna fidye deniyor.
Ve bu fidye miktarını Diyanet belirliyor her yıl..
2012 miktarını da işte o imsakiyede gördüm; 8,5 TL..
Yani Diyanet diyor ki, dedim, bir fakir günde en az 8,5 TL’ye doyar..

***

Düşündüm pavırpafgörlsler..
Bir fakir 8,5 TL’ye doyuyorsa, dört kişilik fakir bir aile de 34 TL’ye doyuyor öyleyse..
Yani fakir bir ailenin günlük yemek ihtiyacı; 
34 TL moruk..
34 TL ve sadece yemek..
Ben değil, Diyanet söylüyor..
Peki aylık? Ne eder dedim..
1020 TL eder..
Ama ben hesabı dört kişilik bir aileden yapmayacağım..
BEŞ, kişilik bir aileden yapacağım..
Malum Başkan öyle söylüyor..
En az ÜÇ diyor..
Bir anne ve bir baba daha koy..
Ne yaptı?
Beş..
Beş kere sekiz buçuk; 42,5..
Çarp otuzla..
1275..
Sadece yemek..
Diyanet’in rakamıyla..
Peki…
Türkiye’de asgari ücret ne kadar?
701,14 TL..
1200 nire, 700 nire..
Anlayacağın, yetmez.. 
Ama..
Bu sadece yemek..
Bunun kirası var..
Faturası var..
Mutfak, banyo ihtiyaçları var..
Giyinmesi, kuşanması, okulu… 
Zartı zurtu var..
Diyeceksin ki, “lüks tüketim fazla, bıdıbıdıbıdı..”
Lan sadece yese..
Yediğini sıçtığı zaman su bile dökmese..
Helanın ışığını açmasa..
Yine yetmiyor..
Ayrıca hastayım şu, “lüks tüketmeseler..”
Sen her yere arabanla git, her mevsim tatil yap, her istediğinden ye..
Ama fakir lüks tüketmesin..
Devletin her vatandaşının, çok lüks olmasa da, asgari yaşam standardını yaşamasını sağlamakla görevli..
Ben demiyorum, anayasa diyor..
Din diyor..
Ahlak diyor..

***

Anadolu’da bi laf vardır..
Damdan düşenin halinden,
Damdan düşen anlar diye.. 
Sen istediğin kadar Ekonomi iyi de..
Tıkır tıkır işliyor piyasa de..
Krizi atlatan ülkeyiz de..
Ne dersen de..
Ama bir gün uyanırsın ve şöyle bir haber duyarsın;
”Cinnet geçiren baba iki çocuğunu ve karısını katledip intihar etti..”
Başka bir gün;
”Cani baba karısını ve kendisi öldürdü..“ 
Çoğalır gider böyle..
Kitlesel cinnet anlayacağın..
Sabah uyanıyor, akşam altıya kadar çalışıyor..
Ne mesai ücreti ne bişey..
Sigortalı olsa yeter..
Elde avuçta bişey yok..
Yıllardır sıkıntı..
Tatil yapamaz, kafa dağıtamaz..
Sigarası vardı bitek..
Onu da zamladın..
Araba falan hayal..
Alsa napsın, mazot altın olmuş..
Böyle gitmez anlayacağın..
Bunun sıkıntısı birikir..
Bikirir yıllarca..
Bigün patlar..
Artık ya karısına, ya anasına, ya çocuğuna..
Yoksa, normal insan işi değildir;
Çocuk katili olmak..
Hele müslüman işi;
Hiç değildir..
Ama nedeni ekonomiktir.
Nokta.
(YILMAZ ÖZDİL OLDUM AMK) 

***

Diyeceksin ki, ama ekonomi iyi, milli gelir yüksek..
Evet.
Son on yılda Türkiye’ye akan para kat üstüne kat arttı..
Ama kime aktı?
Zengine..
Alt tabaka bu akıntıdan faydalanamadı..
Tek bir kârı oldu..
O da;
Zengin parayı vurdu, yeni iş kurdu..
İşçi burada çalıştı..
Bi tek o..
Ama nasıl çalıştı?
Yukarıdaki hesapla..

***

Başbakanlığa bağlı TÜİK bir araştırma yapmış..
Buyur linki; yalan olmaz bizde..
http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=1373 
Buna göre;
Türkiye’de toplam 100 kişi ve 100 lira varsa..
Ve en fakir 20, orta direk 20, normal 20, zengin 20 ve para sıçan 20 diye bölersek..
En fakir 20’ye kaç lira düşüyor biliyor musunuz, 100 liradan?
5,1..
Peki en zengin 20’ye..
48,4..
Yani toplam paranın %48,4’ü kodamana..
%5,1’i züğürde gidiyor..
Dedik ya, gelen zengine gidiyor işte..
Yani hal, bu hal..

***

Şimdi 
Sen istediğin kadar Ekonomi iyi de..
Tıkır tıkır işliyor piyasa de..
Krizi atlatan ülkeyiz de..
Ne dersen de..
Ama evren kabul etmez bunu..
Tabiat hazmetmez..
Bir gün uyanırsın ve şöyle bir haber duyarsın;
“Cinnet geçiren baba iki çocuğunu ve karısını katledip intihar etti..”
Başka bir gün;
“Cani baba karısını ve kendisi öldürdü..” 
Çoğalır gider böyle…
Birgün;
Durur bakarsın
”Niye millet böyle diye..”
Anlamazsın..

DİPNOT: Tükiyede son yıllarda aile içi şiddet oranları kat ve kat arttı; hükümet çareyi 4320 sayılı ailenin korunmasına dair kanun çıkarmakta buldu. Ama rakamlar, pek de işe yaradığını söylemiyor; http://tr.wikipedia.org/wiki/Aile_i%C3%A7i_%C5%9Fiddet 

Aug 16, 201212 notes
FIKRA

Selam zubizarettalar…
Bugün ortam hayli gergindi, malum şehidimiz var…
Kendini bilmezlerin yaptığı saçma sapan TT’ler var…
O yüzden fazla konuşmayacam, bi fıkra buldum, paylaşayım dedim;

Fon müziği koymuyorum bu kez, gerek de yok zaten karetta karettalar..
İyi seyirler…

***

Üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar…
Biri Türk, biri Kürt…
Diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz…
Hava sıcak ve bir süre sonra yolda susuyorlar…
Etrafta su yok…
Bağların olgun zamanı…
“İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın” diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler.
“Kaç paraysa veririz” diyerek yemeye başlamışlar…
Bu sırada bağın sahibi gelmiş…
Bakmış üç kişi üzümünü yiyor. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş…
Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli…
Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış…
Üçüncüsü de Türk…
Dönmüş Ermeni’ye…
“Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt’tür ama din kardeşimdir. Ona da sözüm yok. Ama sen niye yiyorsun benim üzümümü?” demiş…
Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt’ün hoşuna gitmiş… 
Adam, papazı bir güzel dövmüş…
Kıpırdayacak hal bırakmamış, papaz iki seksen uzanmış… 
Baygın…
Bağcı ardından Kürt’e dönmüş;
“Tamam Müslüman’sın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan, yediyse afiyet olsun, o Türk’tür” dedikten sonra bu sefer de Kürt’ü bayıltana kadar bir güzel dövmüş…
Bu durum Türk’ün hoşuna gitmiş…
Ama bağın sahibi en sonunda Türk’e dönmüş…
“Ulan şerefsiz, anladık Türk’sün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sen bir Kürt ve bir Ermeni’yle vatandaşının bağına girip hırsızlık yapacak kadar şerefsizmişsin” diyerek Türk’e girişmiş…
Ağız burun bırakmamış…
Sonunda üçü de bağın kenarında kafa göz yarılmış yatarken, Türk, Kürt’e dönmüş,“Baba” demiş;
“Biz hatayı papazı dövdürürken yaptık.”

***

Anlaşılmıştır umarım… 

Aug 09, 201214 notes
Sonraki sayfa →
2012 2013
  • Ocak
  • Şubat 2
  • Mart 1
  • Nisan
  • Mayıs 2
  • Haziran 3
  • Temmuz
  • Ağustos
  • Eylül
  • Ekim
  • Kasım
  • Aralık
2012 2013
  • Ocak
  • Şubat
  • Mart
  • Nisan
  • Mayıs
  • Haziran 4
  • Temmuz 4
  • Ağustos 7
  • Eylül 3
  • Ekim 3
  • Kasım
  • Aralık 1