İşte Öyle Bi'şey..

ben buraya neden çıktım,nasıl çıktım,niye çıktım? gördünüz,yürüdüm çıktım. çıkmış da olabilirim,çıkmamış da. çıkmışsam çıkmışımdır,çıkmamışsam çıkmamışımdır. efendim biz buraya çıktık da sonra 'çıkmadık' mı dedik!

7 yorum

Gerçek

Bazı gerçekler vardır.
Bilirsin, bilirim, biliriz. Ama gizleriz.
Aslında hepimiz işyerinde çalışan ya da sınıfta en arka sırada oturan o şişman kızın şişman olduğunu ve bu yüzden kimsenin onunla çıkmak istemeyeceğini biliriz fakat yinede üzülmesin diye ona “sen daha iyilerini hakediyorsun” deriz.
O sana asla bakmaz demek yerine…
O seni haketmiyor diye üfürdüğümüz gibi…
Yani, gizleriz. Biliriz ama gizleriz.
Ama bazen…
Birbirimizden gizlediğimiz gibi, kendimizden de gizleriz.
Bazen aynaya bakarsın.
Orda duran insanı görürsün. Ama orda duran insandan farklı biri hayal edersin.
Daha güzel, daha anlayışlı, daha yakışıklı
Bu yalanı kendine yakıştırırsın aslında.
Hiç rahatsız etmez seni…
Öyle ya, gerçekte olduğundan daha çekici olduğunu hissetmeye ihtiyacın vardır.
Bu yalanla yaşamak rahatlatır. Zamanla ikna edersin kendini.
Sonra, biri çıkıverir.
Önemsersin.
Fakat olmaz.
Yine gelirsin aynanın önüne.
Bakarsın, ve sorarsın.
Neden olmadı ki?
Bi cevap bulamazsın.
Öyle ya.
Aynada yarattığın o çekici insan nasıl olur da reddedilir.
Ret için mantıklı bi neden yoktur.
Aslında vardırama, yüzleşmekten çekinirsin.
Vardır bi neden boşver dersin.
Başka hayallere yelken açarsın.
Ama yine aynı sonla karşılaşırsın.
Sonra yine, sonra yine.
Ve hayalin paramparça olur.
Reddedilişler gerçekle buluşturur seni.
Yeterince güzel değilsin çünkü. Ya da zengin değilsin. Ya da çekici değilsin.
Özetle: YETERLİ DEĞİLSİN.
ARTIK KABULLEN.
Belki çirkin, belki şişman yada başka “reddedilmeni gerektiren” özellik taşıyorsun.
İnsanlar böyledir.
Sana aldırma derler.
Ama kendileri hep aldırırlar.
Sana tavsiyem.
Aynalarda hayaller yaratmaktan ve her defasında onunla birlikte kırılıp parçalanmaktan vazgeç.
Çünkü hiç bir zaman çok güzel çok çekici çok yakışıklı yada çok ilgilenilen olamayacaksın.
Böyle yaratıldın, böyle kalacaksın.
Sana tavsiyem
Ne olduğuna bak.
Ne olduğunu kabullen.
Olduğun insanı benimseyerek yaşa.
Belki çok mutlu olamayacaksın.
Ama çok da kırılmayacaksın.

6 yorum

Çanakkale Dediğin..

Selam caretta carrettalar.
Epeydir yazamıyordum ama bugün bişeyler yazasım geldi. Malum 18 Mart’tayız. 
Nasıl ki, 29 Ekim’de Cumhuriyet pıtırcığı, 10 Kasım’da Atatürk sevdalısı, 23 Nisan’da meclis çocuğu, 19 Mayıs’ta Milli Mücadele neferi 14 Şubat’ta Romeo oluyosak, bugün de “1 günlüğüneÇanakkaleci olacağız.
Yarın da Mete’nin hapisten çıkıp çıkmayacağına, Soner’le o kızın durumunun ne olacağına, Beren Saat’in intikamını alıp alamayacağıyla, Kuzey’le Cemre’nin beraber olup olamayağıyla Alper Tunga’nın ölüp ölmediğiyle feleğin öcün alıp almadığıyla ilgilenmeye devam edeceğiz.
Ama öyle çok bişey beklemeyin he, kısa bir iki cümle ve iki küçük hikaye yazacağım o kadar.

***
Fon müziği olarak da bunu veriyorum; http://www.youtube.com/watch?v=wasYNNfnfVE tepe tepe dinleyin miroslav kloseler.

Şimdi…

Çanakkale savaşı yapılacağı zaman, nasıl söylesem, İngilizler’in kazanacağı, Cemre’nin Barış’a asla bakmayacağı kadar net görünüyor.
Pargalı İbrahim mezarından kalkar da geri döner ama, yine de Türkler İngiliz’leri yenemez kafasında herkes.
Öyle ki, bizim ordunun başındaki komutan, bir Türk değil. Dünkü orospuçocuğu, bugünkü İmralı denilen herifle yürütülen barış süreci ağzıyla konuşmak gerekirse komutanımız Türkiye’li değil. Alman. 
Ama tabi o zamanki devletlülerimiz de her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldığı için Almanmış, Türkmüş, (ve diğer 36 etnik unsurmuş) önemli değil.
Neyse.. 
Anlayacağınız zubizarettalar..
İngiliz’ler savaş esnasında Gelibolu’dan taarruz etmeye çalışırken bizim Alman Paşa Limon Von Sanders, Saros körfezine gidip orada gözlem, vs. gibi askeri bir takım fiiller içersinde bekliyor.
Bunları yazıyorum, çünkü hakikaten salak bi durumda yöneticilerimiz.
Ayrıca yiyecek içeceğimiz de yok.
Yani cidden çok müşkül bir durumda ordumuz. Fakat buna rağmen bir başarıyı gerçekleştirmişler, neyse. 
Ben şimdi burda klasik yazılan çizilen şeylerden bahsetmeyeceğim..
İki şeyden bahsedeceğim..

***

Ana konuya giriyoruz jigilipaflar, kemerleri bağlayınız, eehheh.
Neyse ciddi olalım. Ihım.
Savaşın en kritik zamanları…
Arıburnu bölgesine düşman çıkarma yapmış..
Conkbayırı-Kocatepe hattının düşmesi an meselesi, ve o bölge düşerse, onarılamayacak şekilde kayıplar vermek zorunda kalacağız.
Yani, düşman gemilerinin toplarına kıyıdan karşılık vererek donanmanın geri çekilmesine neden olarak gösterdiğimiz başarı karşısında, yapılan kıyı harekatına yenik düşeceğiz.
Bu durumu sezen Yarbay Mustafa Kemal durumu ordu komutanına bildirir.
Cevap alamaz.
Şimdi düşünün..
Böyle bir durumda siz olsanız n’apardınız?
Öyle ki, felaketi gözünüzle gördüğünüz halde, çabalamanız netice vermiyor. Her yer ölüm kokuyor. 
Yaralılar, kan, ölüler, çığlıklar.
Öbür yanda kaybetmekte olan fakir bir ordu.
Tüm bunların yanında, durumu bildirmesine rağmen herhangi bir emir gelmiyor Mustafa Kemal’e..
Ve o da, ordunun en temel kuralı olan “emir-komuta” zincirine bağlı kalmak zorunda. Bu halde bile.
Peki napıyor?
Ordudan emir gelmemiş olmasına rağmen, ne yetkisi ne de mevkisi olmadan, tüm sorumluluğu üstüne alarak, 57. alayı toplayarak düşmana taarruz ediyor.

O anlardan birini Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatır.

“…Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm… Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:

-Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.
-Efendim düşman dediler!
-Nerede?
-İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye…Düşman da bu tepeye gelmiş…Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere:

- Düşmandan kaçılmaz, dedim.
- Cephanemiz kalmadı, dediler.
- Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin ‘ marş marşla’ benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır…”

Başaramasa olacakları düşünün: “emirsiz hareket ederek yenilgiye uğrayan bir Yarbay
Neyse ki giriştiği işten alnının akıyla ayrılıyor da hem savaşı, hem kellesini kurtarıyor.
Ertesin bir taarruz daha yapıyor. Yine kazanıyor.
Ve sonra, yapılan taarruza kusursuz bir savunmayla ile geçit vermeyince, hem denizde, hem karada kaybeden İngiliz ordusu geri çekiliyor.
Yani anlayacağınız, bu işler çok zor, çok riskli, çok sorumluluk isteyen kararlarla bu hallere gelebilmiş.
Son olarak, konuyu yine Mustafa Kemal’in Ruşen Eşref’e anlattığı kısa bir hikayeyle bitirirken, şehitleri andığımız bu günlerde, askerlerimize kurşun sıkan ibnelerin ve şu günlerde adı “İmralı” olan orospuçocuğunun tez zamanda kan sıçarak gebermesini diliyorum.

” Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. 
Mütekabil siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak… 
Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayanı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? 
Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok! 
Okumak bilenler ellerinde Kuranı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelimei şahadet çekerek yürüyorlar. 
Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. 
Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.”
Mustafa Kemal ile Mülakat (Ruşen Eşref - 1930)”

25 yorum

Trip..

Aslında, trip atmak dürüstlüktür..
Seni önemsiyorum” demektir.
Sevmediğin birine trip atmazsın meselâ
Yani ona olan sevgini belli edersin içten içe.
Onun için üzülebildiğini ona göstermektir trip.
Beni üzebilecek kadar değerlisin, hadi anla” demektir.
Çocukçadır belki ama kalptendir aynı zamanda.
Trip atmak sevdiğini başka türlü söylemektir.
Bi yerde vazgeçememektir.
Su-sa-ma-mak-tır trip..
Susup gitmek yerine, “Senden vazgeçemiyorum“u tercih etmektir.
Ve yalansızdır.
Hülâsa..
Onu aklından, kalbinden, anılarından, hafızasından atamayan insanların… Atabildiği yegâne şeydir trip..

6 yorum

Gurur

Gurur insanın çocuğudur. 
Nasıl ki insan, yaşamı boyunca kendini düşünmeye odaklanmışken çocuğu olduğunda kendini bir kenara bırakır..
Sen de, gururun yani çocuğu mevzu bahis olduğunda, kendini bir kenara bırakmalısın.
Kendini hatta duygularını… ZevkleriniBeklentilerini… Ve aşkını, her şeyini bir kenara bırakmalısın..
Çünkü sen kendi gururunun ana-babasısın..
Birini sevmek, gururunu ayaklar altına almana neden oluyorsa mesela
Çocuğunun diğer insanlar karşısında küçük düşmesine engel olmak için, onu bu durumdan kurtarmak zorundasın..
Seni sevmeyen birisi için üzülmek… Çocuğunun küçük düşmesine neden oluyorsa, üzülmekten de vazgeçmek zorundasın..
Bir anne, çocuğunu en ufak zararlardan dahi nasıl koruyup sakınıyorsa, sen de gururunu en ufak tehlikelerden koruyup sakınmalısın..
Sana mesaj yazmıyorsa, sen de yazmamalısın. Peşinden koşmanı istiyorsa, koşmamalısın.
Sana adım atmayana, sen de atmamalısın. 
Gurununu kibrin için değil, şevkat ve sevgin için korumalısın.
Bil ki bunu yaptığın vakit, iraden kölen olacak, ve çocuğun ona meydan okuyan tüm egoları, sikip atacaktır

2 yorum

Kadın ve Erkek

Her kadın, doğumundan ölümüne kadar bir erkeğin yapacağı şeylerin tümünden farklı şekilde yaşama dürtüsüyle doğar.
Onu doğuran annesi, babası, akrabaları..
Büyüdüğü çevre, oynaması için ona alınan oyuncaklar, giydiği kıyafetler hatta kullandığı parfüm..
Büyümeye başladığında, girmiş olduğu ergenlik çağı sürüp geçerken bile, vücudunda salgılanan hormonlar..
Makyaj malzemeleri, düğünde takılan altın bilezik..
Saymakla bitmeyen daha nice şey, kadını bir erkeğin yapacağı şeylerin tümünden farklı şekilde yaşama dürtüsüyle meşgul eder.
O kadındır çünkü.
Masallar mesela..
Prens kurtarır, prenses kurtarılır. Çünkü bir dişi ile bir erkek arasında efsanelerde erkek kurtarandır.
Hikaye, iki erkeğin arasında geçiyorsa… (GÜLMEYİN LAN)
O zaman, mevzu bir güç savaşıdır moruk.
Çünkü kadın doğumundan ölümüne dek, kurtarılandır. Ve bu hiç değişmez.
Değiştirmeye çalışanlar olur elbet.
Jan Dark mesela..
Ama bu eşyanın tabiatından ayrılıştır, sapmadır ve her zaman için olağanüstü bir emek ister. 
Bu sarf edilen emek, çoğu kadın için ortaya konulması mümkün olmayacak kadar imkansız olacağından, o çoğu kadın, bu dürtülerce kabullenilmişliğe sürüklenir.
Düşün..
Doğal gaz yanmadığında, kendi halindeki bir petek hep senin teninden soğuktur. Pamuktan da soğuktur mesela..
Çünkü o metaldir, pamuk ise yün.
Ve peteği, pamuğun bulunduğu ısıya taşıyabilmek için, sürekli sıcaklığa maruz bırakman gerekir ki, bunun ne manası, ne de imkanı bulunur.
Ya da..
Kutuplar soğuktur. Ekvator sıcak
Ve sen, kutuplarda sıcak birer deniz kıyısı hayal ediyorsan, tüm buzulları eritmen ve havayı ısıtman gerekir. Bir de bunu sürekli yapman. 
Çünkü denemeyi bıraktığında, kutuplar yeniden soğuyacaktır
Çünkü kutuplar soğuktur. Ekvator ise sıcak.
Ve kadın kurtarılandır. Erkekse kurtarılan.
***
Geçen feminist bir sitede dolanıyorum. İnceliyorum.
Epey farklı feminist akımlarının varlığından haberdar oldum.
Çağ bölünme ve ayrışma çağı ya..
Onlar da bir çok kola ayrılmış.
Neyse. 
Forumun kurucularından birinin nicki: “Kraliçe”..
Pek garip gelmiyor dimi? 
Feminist bir kadının Kraliçe takma adını alması aslında çok büyük bir çelişkidir moruk.
Ama o bunun farkında bile değil.
Çünkü başta bahsettiğim gibi, o yaşamın her zerresinde bu dürtü ile büyüdü.
Bunu her an yaşadı.
Ve ne zaman, bunun doğru olmadığına kanaat getirdi.
O an, asırlık bir nehir yatağının yönünü değiştirmeye kalktı. Zamanla onu anladı ve işleri daha da kolayladı.
Ama hep unuttuğu parçalar kaldı.
Takma adı gibi..
KRALİÇE..
Kime denir?
Kralın karısına..
Peki, Kral? Kime denir?
Kraliçenin kocasına mı?
Hayır..
Tahtın sahibine..
Bir erkek olan Kral’a “Kral” ünvanını soy ve taht verir.
Fakat Kraliçe olan kadına bu ünvanı evlendiği erkek verir.
Oysa bir feminist bunu reddetmelidir. Fakat farkına varabilirse eğer..
Ne kadar ironik değil mi?
***
Düşünsene, bir erkek toplumunun dünya yaşantısına ve düzenine Krallık makamını oturması o kadar kolay olmuştur ki..
Dünya tarihinin hiç bir noktasında kadınlar, durumu tersine çevirmek için kanlı ve uzun soluklu savaşlar verememiştir. Birkaç küçük istisna hariç.
Fakat erkekler, taht için kraliçelerle değil, sürekli hem cinsleri ile savaşmışlardır.
Niye sence?
Atalarımız koltuğa oturması gerekenin bir avuç taşağa ihtiyacı olduğunu düşündüğü için mi binlerce yıldır erkekler kral kaldı.
Yani onlar, aslında bir avuç taşağı olanın değil de, iki parmak genişliğinde deliği olanların oturması gerektiğini söyleseydi?
Binlerce yıl boyunca, tahta kadınlar mı oturacaktı.
Hayır.
En extreme olasılıkla, böyle bir kurul kararı olsaydı. Bir kaç sene kadınlar tahta otururdu, fakat erkekler hakimiyeti tekrar ele alırdı.
Neden mi?
Çok basit, çünkü eşyanın tabiatı budur.
Ve insanlar, doğa yaşantısının kendilerini sürüklediği noktalara göre şekillendiler.
Erkek kuvvetlidir.
Ve sahip olmak istediği şeyleri kadınların elinden güç ile alır.
*** 
Kadınların çoğu ise, bu “kurtarılan” sıfatını benimsemiştir.
Kadınlığın getirdiği yararların, erkeğe oranla daha farklı olduğunu ve bu noktadaki gerçeği ilk benimseyen kadınlar da muhtemelen fahişeler.
Erkek ise balık tutup, seks karşılığında ona ücreti balıkla ödeyen kişidir.
Dediğim gibi, bu asırlarca süredir akan bir nehrin yatağı gibidir.
Bunu değiştirmek güçtür ve çoğu kadın da bu kabullenmişlikle birlikte, feminist olup bu düzeni değiştirmek için çaba harcayacağına dişiliğini kullanıp zengin bir koca bularak yaşamını rahata alır.
Ve bunun için bir erkeğe ihtiyaç duyar.
Yani.
Kurtarılır.

45 yorum

Bu Yazıyı Yobazların Erişebileceği Yerlerde Saklayın!!!

(Dinlerken fon müziği yaparsınız zubizarettalar. Fonsuz gitmez bu yazılar; http://www.youtube.com/watch?v=V1bFr2SWP1I ) 

Twitter’la alakadar olanlar bilir, son günlerde Alper Terzioğlu isimli bir zevat çıkmış, ona buna hakaretler ve iftiralar yağdırmaya başlamış.
Ben onu epeydir görüp izlerim, klasik anti-Atatürkçü çizginin dışına çıkamamış, ezelden beridir söylenen iftira ve karalamaların muhattabı ve belli bir çizginin dışında düşünce kalıbı ile ufku olmayan standart bir kişilik.
Yani tipik Atatürk düşmanı bi zat.
Ve bilmeyenler için özet geçmek gerekirse, bu zat Atatürk’ün eşcinsel zinakar ve sabetayist olduğunu iddia etmekte.
Bunun dışında başka iddiaları daha var, fakat ben burda şimdi hepiciğini tek tek çürütme peşinde koşacak değilim. Sadece olaya farklı bir pencereden bakabilmek için bikaç bilgi ve belge sunup olayı bitirmeyi düşünüyorum.
Fakat önce, bilenler için bi konuyu açıklığa kavuşturmak istiyorum.
***
Bikere sığ kemalist bir eda ile “bir kimse atatürk’e laf etti mi, o kişi benim için bitmiştir” havasında değilim.
Evet Atatürk’ü severim bilen bilir, fakat mantıklı-şuurlu ve ufku geniş insanları da okurum. Sevsem de okurum, sevmesem de okurum.
Mesela Fethullah Gülen okurum cigilipaflar.
Siz de okuyun, okuyun ki bilin, bilin ki olaylardan haberdar olun.
Said Nursi okuyun mesela. Sevilen ve görüşleri paylaşılan insanları okuduğunuz kadar bu tip insanların zıddını da okuyup itibar edin teletabisler.
Mesela arası Atatürk ile hiç iyi olmayan Kadir Mısıroğlu çoğu görüşünü paylaştığım bir insandır. Gazi ile ilgili fikirlerine katılmasam da bir çoğu düşüncesine katılırım. Mesela adam Gazi ile kavgalı ama aynı zamanda Gülen Cemaati ile de kavgalı.
Falan filan..
Sözün özü, insanları kategorize edip, bu iyidir bu kötüdür diye yaftalayıp sırtınızı dönmeyin. İhtiyacınız olan bilgi ve perspektif, sevdiğiniz insanlardan alınabileceği gibi, hiç sevmediklerinizden de alınabilir.
Dolayısıyla insanlara seviyorum-sevmiyorum düzleminde değil, katılıyorum-katılmıyorum düzleminde bakın.
Bu her şekilde faydalıdır sizin için.
Bu yüzden ben Alper Terzioğlu’na “Aha Ata’ma sövdü hemen ben de ona sövüp ondan nefret edeyim” edasıyla yaklaşmıyorum. Sadece sakin ve mantıklı bir birikimle düşündüklerinin yanlış olduğunu söyleyip çıkıcam caretta carettalar.
***
Bikere ben birkaç ay evvel 30 ağustos günü bi yazı yazmıştım. Ve o yazıda şöyle bi ifade kullanmıştım; (http://isteoylebissey.tumblr.com/post/30482744210/bu-yaz-ataturku-sevenler-icin-degil-sevmeyenler-icin )

Atatürk’le ilgili çok şey yazılır çizilir..
İnsan değildi, hafif üstüydü denir.. Hepiciğimiz o kurtardı denir..
Başka taraf deccal der, kafir diyen de var.. Hafif uçmuşları İslamiyet’i yok etmek için savaştı der..
Bazılarının da götü yemez, annesine, kendisine her türlü gayri-ahlâkiyakıştırmaları yaparlar..
Gayveled-i zinapedofili -sübyancılık- diyenler bile var.. Biraz aşırıya kaçıyorum belki ama…
Bunlar söyleniyorbilin, böyleleri de var, cidden inanıyorlar..

Ve ertesi gün yazıyı okuyanlardan bazıları, aha Atamıza nasıl böyle söylersin dediler.
Lan fındık beyinli, ben ona öyle bişey mi söylemişim, sadece söyleyenleri söylemişim. İşte buyur, bir Alper çıktı söyledi. Noldu la?
Demek ki cidden söyleyenler varmış, anladın mı şimdi sığırcık.
Neyse.. 
Şimdi Alper Terzioğlu şöyle bi tweet atmış (https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259905528011030528 , https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259906175972282369 );

bir “Birleşik Dünya Devleti” düşünün tatlı bir şey olduğunu yadsıyacak değiliz.
Hani su Siyonistlerin Amerikan dolari üzerinde yazan hedefleri var bilirsiniz Yeni dünya düzeni diye ne ilginc bu cumleyi Nutukta görüyoruz

Yani Alper diyor ki, Yahudilerin “Yeni Dünya Düzeni” diye bi hayali var, ve bu hayali Atatürk de Nutuk’da ifade etmiş. Dolayısıyla Atatürk yahudidir diyor.
Şimdi, aşağıda vereceğim video’yu iyi izleyin, videoda Tayyip Erdoğan, birçok kez, BOP eşbaşkanı olduğunu kendi ağızıyla söylüyor.
Ve BOP’un da ne olduğunu, neye hizmet ettiğini dünya alem biliyor.
Yahudi ABD zenginlerinin tasarladığı bir ortadoğu planı. Buyur bu da videosu;
http://www.youtube.com/watch?v=NDqrtx7RpmU 
Şimdi Atatürk Yeni Dünya Düzeni dedi diye Yahudiyse, Tayyip Erdoğan da bu mantıkla BOP EşBaşkanıyım dediği için Yahudidir. (Tayyip Erdoğan yahudidir demiyorum, Alper’in mantığıyla ortaya böyle saçma bir sonuç çıkıyor diyorum.)
Atatürk’ün yahudiliğini kabulleniyorsan, Tayyip Erdoğan’ın yahudiliğini kabulleniyor musun Alper
Geçiniz
***
Ayrıca bu Alper, başka bi tweetinde şöyle bi laf etmiş;
https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259807762693902336

Kamaller diyorki Masonlar ve yahudiler atatürkü sevmez. O yuzdenmi Tel Avivde Kamalin heykelini koyup yahudi halki sana minnettardir yaziyor

Yani demek istiyor ki, Yahudiler Atatürk’ün heykelini diktiyse, ve onu bu kadar seviyolarsa, Atatürk de yahudidir
İyi de, aynı yahudiler Tayyip Erdoğan’a üstün cesaret nişanı verdiler. Buyur bu da resmi; http://www.halkinhabercisi.com/images/news/editor/yahudi.jpg
Demek ki Tayyip Erdoğan da Yahudiymiş (!) öğrenmiş olduk.
Ama bakın aynı Alper ne demiş; https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/251788393539850242

Başbakanın Soyadı Atatürk Olsun diye TT yapmislar Özbe öz Müslüman Erdogan’nin atatürk soyadina ihtiyaci yok O soyadi Sabetayist’ler icindir

Yani, Alper’e göre Yahudiler Atatürk’ü sevdi mi, Atatürk yahudi oluyor. Ama yahudiler başbakanı sevdi mi, başbakan yahudi olmuyor.
Atatürk bir Yahudilerin kullandığı bi terimi kullanınca yahudiyken, Ama başbakan kullanınca yahudi olmuyor.
Bişey diycem lan. Allah aşkına, şu mantıkta tek katre zeka kırıntısı var mı?
La bi adama “Yeni Dünya Düzeni” dediği için yahudidir denir mi?
Bu arada..
Bir insanın dinden çıkması için dini reddetmesi gerekir. Atatürk’ün ölmeden önce son kullandığı kelime “Vealeykümselam” dır. Bunu da en yakın yaveri Binbaşı Salih Bozok söylemiştir.
Hea bu arada İslama göre bir kimsenin kafir olduğunu (yani müslüman olmadığını) söyleyebilmek de çok sıkıntılı bir durum, niye mi?
Hz. Muhammed diyor ki; 

-“Bir mü’mini küfür ile itham etmek onu öldürmek gibidir.”
(Buhari - Müslüm-İbn Heysemi el-İ’lam bi kavaidil islam 2/617) (İbn Hacer ez-Zavacir 2/188-Semerkandi Tuhfe 3/231)

Bu durumda eğer Atatürk öteki dünyaya müslüman olarak gittiyse, Alper’cimin durumu kötü.
Neyse geçiniz..
***
Gelelim en önemli noktaya.
Şimdi Alper diyor ki; Atatürk eşcinseldir https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259932621797195776;

@banu_onat Onuda sen düsün bir gay’in cocuklariyiz demeyi nasil izah edibiliyorsun ? :)

Yani Alper Atatürk’ün çocuklarıyız diyen birine, “Gay’in çocuklarısın” demeye getiriyor. Çok açık bi şekilde Atatürk’e gay diyor.
Ve bu Alper’cik, bir de tweetlerinde, İslam’dan söz ediyor. Müslümanlık edebiyatı yapıyor.
O yüzden onun konuştuğu frekansta konuşacağım;
Bak Alper;
Nur Suresi, 4. ayet der ki;

4 - Namuslu kadınlara zina esnasında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkardırlar.

Şimdi sen, burada kadınlardan bahsedilmiş, Atatürk erkektir diyebilirsin.
Ama hemen söyleyeyim, tefsir okumuşsan bilirsin, burada kadınlardan bahsedilmişse de, hüküm erkekler için de uygulanır.
Bu bir İslahm Hukuku tekniğidir. Neyse, tefsire bakarsan görürsün. Ama ben naaptım, bunu da buraya koydum ki zahmet etme diye;

Erkeklere zina isnad etmek aynı hükümde delalet yönüyle dahildir. Fakat kadınlara söz atmak daha yaygın olduğundan cemi müennes sigası ile onlar özellikle belirlenmiş veya genellikle öyle olduğu hükmü ortaya konulmuştur.


Ve en önemlisi bu dört şahidin de, açık açık fiili görmesi gerekir. Yani olay anında orada olması bile yetmiyor bak. Zina edenin üzerinde yorgan bile olmayacak, açık açık görecek.
Şimdi..
Madem İslam’dan bahsediyorsun, buyur getir dört şahidini de ıspatla hadiseyi. Eğer ıspatlayamazsan, iftiracı olmakla beraber, 80 sopalık had cezasına çarptırılman gerekir.
Eğer kabul edersen, seni Kadıköy rıhtımda sopalamaktan ve İslam’ın gereğini yerine getirmekten zevk duyarız.
Geçiniz..
***
Son olarak bir tweetini de yazmadan geçemeyeceğim ( https://twitter.com/AlperTerzioglu/status/259922167473528832 );

bu #Atatürkünçocuklarıyız Tagi altinda bana küfür edenlerin hepsinin Anasini Kamal bellemis herhalde onun cocuklariyiz dediklerine göre

Şimdi şu cümleye bakın bi.
Hadi diyelim ki bahsettiği insanlar ona küfretmiş, o da kızıp onlara küfretmiş. İyi de, adamın annesine niye dil uzatıyorsun?
Onun konuyla ne ilgisi var?
Bırakınız quentin tarantinolar..
Kendisi Atatürk’e dediğini bırakmadı, gay dedi, ahlaksız dedi, yahudi dedi. Dünyanın en kötü insanı belledi.
Ama bir kendisine bakın?
İslam hükümlerine göre iftiracı, pis sözlü, edepsizce konuşan birinin teki.
Yani şu lafları eden insan güzel, müslüman ama Atatürk yahudi ve gay öyle mi?
Sevgili fallowerlar..
Sizi temenni ederim ki, bu tip insanların anlattığı İslam, hakikatte var olan İslam değil.
Adamın diğer tweetlerine de gereken cevabı veririm diyorum ama, inanın daha fazla midemin bulanmasına katlanamayacam.
Zaten sigaram da bitti.
Ne diyelim, bunun gibiler umarım yargılanır da layığını bulur.
Görüşürüz Alper.
 

6 yorum

Niye Herkes Şikayet Ettiği İnsan Lan?!

Selam Lüksemburg’lular..
Sahi, Lüksemburg diye bi ülke vardı dimi lan. Hani şu Avrupa’nın ortalarında biyerlerde.
Mesela milli futbol maçlarında hep beş falan yiyen takımlardan biridir Lüksemburg..
Ama ben severim Lüksemburg’u..
İkinci dünya savaşı sırasında, Almanlara kafa tutmuş nadir milletlerdendir..
Zira, Almanlar önlerine kim çıkarsa ezerken, herkes teslim olurken, Lüksemburg psikopata bağlayıp teslim olmadı. Savaşacaklarını açıklayıp siperlere geçtiler.
Herkes tek yürek oldu..
Kıç kadar ülkeleriyle koca Almanlara direndiler.
Dünyanın gördüğü belkide en cesur kafa tutmalarından birini yaptılar.
Ve cesurca savaştılar..
(SONUÇ: ALMANYA LÜKSEMBURG’UN CANINA OKUDU)
Ama Lüksemburg yanlış mı yaptı?
Hayır.
Gücün karşısında ölmeyi teslim olmaya tercih ettiler. Yabancı gelmesin, bazı tanıdıklar daha önceden bunu yapmıştı.
Hani Mustafa Kemal falan? Hatırladınız mı? (YENİ EĞİTİM SİSTEMİNİ ELEŞTİRDİ)
Aslında çoğumuz hayatın büyük bi bölümünde Lüksemburg kadar cesur olamıyoruz.
Sürekli şikayet ediyoruz mesela..
En basitinden..
Hepimiz eski sevgililere sövüyoruz.
Bizi önemsemedikleri için..
Mutsuz ettikleri için..
Mutlu edemedikleri için..
Mesajlara geç cevap verdikleri için..
Sen cümlenin sonunda “dimi aşkım” demene rağmen, o “evet” deyip “aşkım” demediği için..
Arkadaşlarıyla PES oynamaya gitmek yerine, seninle vakit geçirmeyi düşünemediği için..
Yada..
Daha yakışıklı bir çocukla tanıştığında seni hemencik unuttuğu için.. 
Ve şikayet ederken de hep “Böyle bir sevginin nasıl bu şekilde karşılıksız bırakılabileceğinden” dem vurdun sen.
Seni ne çok seviyorum, kıymetini nasıl bilemezsin” dedin mesela..
Uzar gider bu..
Çünkü şikayet bu. Bitmez ki amk. Üç gün bile durmadan şikayet edebilirsin eski sevgiliye.
Bi boka yaramayacağına da bahse girerim.
Ve işin komik yanı ne biliyor musun?
Biten ilişkiler, her iki tarafı da eski sevgili yapıyor..
Hala anlamadın mı?
Sen de bir eski sevgilisin.
Hatta herkes bir eski sevgili. Bu durumda birazcık da kendine sövmüş oluyorsun tatlım.
***
Hadi zamanda bir yolculuğa çıkalım..
Mesela, liseye geri dönelim..
Hani okula en önce gelip arka sıraya oturup kendi halinde dersi bekleyen, beden eğitimi derslerinde altı üstlü çakma adidas takım eşofmanını giyen, saçları jölesiz çocuk vardı ya?
Hani senden hoşlanan.
Mesela telefonunu senden istediğinde vermemiştin.
Başkasından alıp da mesaj attığında, cevap vermemiştin.
Bişeyler içelim dediğinde de, kabul etmemiştin.
Niye la?
Onu beğenmemiştin çünkü.
Daha iyi birileriyle çıkabileceğine inanmıştın.
Fakaat, ona arada bir hep baktın değil mi?
Sürekli senden hoşlanmasını istedin fakat ona hiç şans vermedin.
Gülümse bebeğim, o da şuan sana sövüyor..
*** 
Örnekler çoğalabilir.
Mesela lise sonda sana ilgisini açıkça belli eden başka bir çocuğa sırf “ilgisini açıkça belli ettiği” için daha cool davranmaya başlamıştın.
Öyle ya, her akşam mesaj atıyor.
Sürekli gelip seninle konuşuyor.
Dışarıya çıkmak istiyor.
Daima iletişim halinde olmaktan yana..
Kısacası, senden hoşlanıyor.
Ve sen..
Öyleyse daha nazlı olayım” demiştin.
Onu cepte görmüştün.
Mesela mesajlarına daha geç cevap vermeye başladın.
Nasılsa, sen geç cevap verdiğin için o sana mesaj atmaktan vazgeçecek değildi.
Öyle ya, senden hoşlanıyordu..
Sen onunla konuşmak için yanına gitmemeye başlamıştın..
Nasılsa, sen konuşmak için yanına gitmesen bile o senin yanına gelip konuşmayı denemekten vazgeçecek değildi.
Öyle ya, senden hoşlanıyordu..
Sırf hoşlantısının senden vazgeçememesine neden olduğu için ona cepte gördün.
Gülümse canım, o da şuan sana sövüyor..
***
Hala anlamadıysan..
Şu hayatta nasıl ki, birileri sana geç mesaj attığı için rahatsız olabiliyorsan..
Tıpkı senin gibi birileri de, sen onlara geç mesaj attığın için rahatsız oluyor..
Nasıl ki sen konuşmadıkça seninle konuşmayan insanlara nasıl tilt oluyorsan..
Tıpkı onlar seninle konuşmadıkça onlarla konuşmadığın insanlar da sana tilt oluyor..
Kısacası tatlım..
Sen sövdüğün kadar, başkaları da sana sövüyor..
Gülümse bebeğim, sen o sövdüğün kişinin ta kendisisin..
***
Bunun yerine;
-Trip atıldığında, götünü kaldıracağına, birinin sana trip atacak kadar bağlı olmasından ötürü mutlu ol.
-Mesajına anında cevap veren insanların, seni öncelikli olarak gördükleri için kıymetlerini bil.
-Sürekli seninle konuşmaya çalışan insanlara seni önemsedikleri için yakın dur.
-Sana adım atıldığında, şımaracağına bir adım da sen at.
-Seni sallamayanı şikayet edeceğine seni ipleyeni önemse..
En azından dene..
Belki böyle daha mutlu olursun..
Ya da götü kalkık bir eski sevgili olarak, maziye sövmeye devam et.
Sen bilirsin amınakoyim. 

1 yorum

Q7 Yine Aynı Q7, Peki Ne Değişti?

Beşiktaş yönetiminin bugün aldığı karara göre Quaresma affedildi ve takıma geri döndü. 
Tabi çalışmalardan uzak kaldığı için bir iki hafta ilk onbire giremeyebilir. Fakat ilerleyen zamanda formasını kapacağı aşikar.
Yinede gündemi meşgul eden Q7 problemine tepeden tırnağa bakış atınca bi hayli komikliklerin varlığı göze çarpıyor.
Çünkü..
Yeni yönetim göreve gelip de küçülme politikasına geçtiğinde; “Eyvah Q7’ye yol gözüktü.” demiştim.
Zira aldığı yıllık ücret 3,7 milyon euro. E yönetimin belirlediği tavan ücret de yaklaşık 2,75 milyon euro.
Yani bu durumda Q7’ye gidip “Yıllık alacağının yaklaşık %30’undan vazgeç” demek çok absürd olurdu.
Bu şekilde kalsa da, maliyeti yüksek.. 
Haliyle en mantıklısı transferle gönderip bide üstüne bonservis bedeli kazanmak olacaktı.
Ama öyle olmadı. Çünkü transfer olacak kulüp bulamadı.
Fakat nasılsa gider gözüyle bakıldığı için bir de kendisine “Nasılsa gider, kadro dışı bırakıp süreci hızlandıralım” politikası uygulanınca…
Q7 ne olduğunu anlamadan kadro dışı kaldı.
Kulüp de bulamayınca, soluğu paf takımın yanında aldı.
Aylarca çalışamadı, oynayamadı. Üstelik yaptığı tek hata fazla para kazanıyor olmaktı.
Dolayısıyla bu durum bana eski bir fıkrayı hatırlattı;
Ağa ile marabası ağanın çift atlı arabasıyla kasabaya gitmektedir. Uzun yolda ağanın canı sıkılır. Maraba ile dalga geçmek için yoldaki manda pisliğini gösterir.
Bunu yersen atla arabayı sana vericem” der.
Maraba bi manda bokuna bakar, bir de atlarla arabaya.
Yumulur, yer ve bitirir.
Geçer arabaya, ağa düşer yola.
Kasabada işleri bitirirler, dönüş yolundadırlar.
Ağa güzelim atları ve arabayı kaptırdığı için dertlidir. Maraba ise dolmuşa gelip ağanın oyuncağı durumuna düşerek manda boku yediği için içi içini yemektedir.
Yolda yine bir manda boku görürler. Maraba, ağaya seslenir.
Ağam şu boku ye, atları ve arabayı geri al.
Ağa bir anlık gırgır uğruna kaybettiği atları ve arabayı geri almak için yumulur manda bokuna.
Siler süpürür.
Ağa arabaya biner, maraba yine yola düşer.
Ağa marabaya bakar, “Ula hüso” der, “At yine benim, araba yine benim. Sen yine yayan. Peki biz bu boku niye yedik!
Ben bu fıkrayı Beşiktaş yönetimine armağan ediyorum.
Q7 yine aynı Q7, meseleyi eğip büküp yine aynı yere döndük.
Olan aylar boyunca eksik kalan takıma oldu.
Maçlar oynandı, puanlar kaybedildi.
Belki Q7 olsaydı böyle olmayacaktı.
Ve üstelik siz, sezon sonunda göre gelip koca bir yaz dönemi serbest kaldınız.
Ama çözemediniz ve haylile;
Bu işin kazananı Beşiktaş’ın rakipleri, kaybedeni ise sizler ve otoritelerinizdir.
 

3 yorum

İmamıngülü, Süleyman Özışık ve Twitter’daki Linç Kültürü…

Olay malum..
Ama bilmeyenler için sadeleştirerek anlatıyorum;
Twitter nicki, @Ladyimam olan şahıs internethaber.com medya grup başkanı @slynmoz ile münakaşaya giriyor.
Tabi normal hayattaki münakaşa halinin twitter izdüşümü biraz daha sert. Ne ana kalıyor ne baba, ne gelmiş, ne geçmiş, ne ahlak..
Normalde, karşında sana sövüp duran biri olsa, kafa göz dalarsın. Ama twitter’da böyle bir durum yok. Kim olduğunu dahi bilmediğin biri tarafından kilometrelerce uzaktan küfür yemek karşısında yapabileceğin şeyler kısıtlı.
Laf dalaşına girip karşılık versenNeticesi yok.
Haliyle klavye delikanlılığı yapmak kolay olduğundan üstelik bir de “takipçilere şikayet ederek” onların da münakaşa ettiğin kimseye saldırmasını sağlama gibi bir durum da ortaya çıkabileceğinden olaylar halkası büyüyor..
Hülasa bu ikili tartışıyor, @ladyimam twitter üslubuyla tartışığı için Süleyman Bey’i takipçilerine yedirmeye çalışıyor. Küfür üzerine küfür yağıyor. (ayrıntılara süleyman bey bugün köşesinde yazdığından girmiyorum)
Süleyman Bey de “kim bu kız” edasıyla @ladyimam’ı araştırıp ne olduğunu öğrenerek afişe ediyor.
Bunun üzerine Süleyman Bey‘in kitlesi @ladyimam’a yükleniyor. Söylenene göre tehdit edilmiş. Olabilir de olmayabilir de.
Ama konu yazılı medyaya düşünce haliyle rengi değişiyor. Olay “Muhalif kızı, muhafazakar iktidarcılar recm ediyor” frekansına giriyor. 
Yaşanan bu…

***

Şimdi
Süleyman Özışık‘ı takip ediyorum, yani twitter’dan değil, genel olarak, arada bir yazısını okurum.
Sosyal medyaya eğilen, onu anlamaya çalışan, kıymetini bilip, faydalanmakta olan ve bu sebeple diğer medya mensuplarına nazaran, bu frekansta olmasından ötürü, “bak bu adam bizim kıymetimizi biliyo” saikiyle sevdiğim ama kesinlikle tek kelime konuşmuşluğum olmayan birkaç yazardan biri.
Kısaca nötürüm.
@Ladyimam (ismini soy ismini yazmıyorum, sebebini ilerki cümlelerle açıklayacağım)
Açık konuşayım, zerre sevmem.
Çünkü Ladyimam, mantıklı muhalefet hududunu “eleştirmiş olmak için eleştirmiş olma” yönüne doğru aşan, saldırgan, tipik klavye delikanlısı ayarında, lafları hakaretvari, düzeylilikten bihaber olan ve bunu sürekli olarak yapan biri.
Benzetmek yerinde olursa, hükümetçi muhafazakar sağ gazetenin, sol izdüşümü olur kendisi.
Dinlemez, etiketler, kategorize eder, iki dakikada hükümet uşağı, üç dakikada amerikancı, beş dakikada irticacı yapar, anlayamazsın.
Haliyle konuşamıyorsun, seni kendi mantığına göre uygun görmedi mi, direkt “ötekileştiriyor”.
(Beni bikaç kez rt’lemişliği var)
İşte…
Süleyman Özışık’ın anlamadığı, ve bana göre hatalı oluşunun nedeni, bu frekansı bilmeyişi. Böyle bir durum ortaya çıkınca da ağırına gidiyor.
Ee, klasik twitter münakaşası yapınca bu ikili, Süleyman Bey’e saatlerce sövgüler geliyor.
Şaşırdı, haklı, belki de hayatında bu tempoda böylesi bi linç hadisesine ilk kez düşüyor.
Gazeteci niteliğinden ötürü bu tip durumlara tanık olmuştur mutlaka. Fakat twitter farklı
Çünkü;
Sevgili Süleyman Özışık;
Twitter’da takipçi sayısı arttıkça küfür artar. Hem de öyle böyle değil, fena artar. Hayatında görmediğin lafları işitir olursun.
Ama haklı, ama haksız..
Dünyanın en mantıklı tespitini yapıp, yüzlerce retweet alırsın, ama farklı görüşteki onlarca insandan küfür yersin.
Retweet sayın arttıkça, küfür sayısı da artar.
Zira, twitter’in önlenemez kirliliği budur.
Tartışayım, dersin.. 140 karakterlik tweetlerle hiç birşeyi çözemezsin
Artı, bu tartışmayı izleyenlerce de “boş bir işle meşgul olan insan” durumuna düşersin.
Tartışayım, dersin.. Tartıştıkça, -haklı dahi olsan- tepkiler artar. Çünkü twitter ortamı, haklıya haksıza bakmaz
Tartışayım, dersin.. Onun takipçileriyle senin takipçilerin de olaya karışır. Yalan yanlış bilgilerle, “teyit etme ihtiyacı bide hissetmeyen” onlarca insan, yorum yapmaya başlar. 
Su iyice bulanıklaşır, olay seni aşar. Senin adın geçer, ama senin lafın geçmez hale gelir.
Sebebi basit, buradaki sistem, küfre bedel ödetmez. O yüzden kimse çekinmez.
Senin hatan;
Tartışmışsın, üstüne uzatmışsın.
Yetmemiş, ki en yanlışını yapıp @Ladyimam’ın kimliğini deşifre etmişsin.
Bu bir tercih, twitter ortamını az çok daha iyi bildiğimden söylüyorum, ki bunu benim durumumdaki herkes bilir, bu tercihin yanlış.
Bikere sen, gazetecisin, o ise bir memur, devlete bağlı. Güçleriniz eşit değil.
Kişisel tartışmanda haklı olabilirsin ama terazi kefelerinin dengesiz olduğu bu noktada senin seçimin yanlış olduğundan, süreç yeni yanlışlar doğuruyor.
İyi bir insan olduğunu bildiğimden söylüyorum; eminim ortaya çıkabilecek neticeleri bilebilsen bunu yapmaz, @ladyimam’ın kimliğini deşifre etmezdin.
Zira mevcut durumda, sen olayların konuşulduğu gibi olmadığını düşünerek köşende kendini izah etmeye çabalıyorsun.
Çabala. Ama netice çıkmaz.
İnsanlar konuşmaya başladı mı, her doğru bilgi başına on yalan bilgi işin içine dahil olur.
Twitter ve sosyal medyaya eğilmeye, anlamaya ve içli dışlı olmaya çalışan sevdiğim bir gazeteci olan Süleyman Özışık;
Hata yaptın.
Çünkü bu mecrada, bu tip hadiseler vuku bulduğunda, kontrol elinden çıkar. Kendini anlatamaz hale gelirsin.
Mesela, şuan biyerlerde “AKP tarafından para karşılığı bu tip bir operasyon” yürütüldüğünü okuyabilirsin.
PKK’lı olduğundan bile sözedilebilir.
Yada seni sevenlerce @Ladyimam’a hakaretler edilebilir. O bir bayan, daha ahlaksızca ithamlara maruz kalabilir.
Türkiye’yi karıştırmak isteyenler bu krizi fırsata çevirerek, akıllara bile getirmek istenmeyecek şeylere kalkışabilir.
Çünkü, yine söylüyorum, sosyal medyada hareketin büyüklüğü artınca, kontrol edilebilirliği düşer.
Olaylar sapar.
Sonunda nereye geldiğini bile anlayamazsın.
Sosyal medya ünlüsü olmanın getirileri olduğu gibi götürüleri de vardır. Ve bu hakaretler bunlardan biridir. Bunlarla yaşamayı bilmek, kulak tıkamak, ihtiyatlı davranmak gerekir.
Daha önce bunlar yaşandı.  
Bir kullanıcının fake hesapları takipçisi yaptığı haberi yayılınca, kullanıcı TT oldu. Ve o TT’de o kullanıcının “PKK ajanı” olduğu bile iddia edildi. Sapık, tacizci olduğu söylendi.
Olayların ne denli sapabileceğine bu açık bir örnektir Sevgili Süleyman Özışık.
Ama normalde bu tip durumlarda en fazla twitter’a rezil olursun.
Bi süre sonra unutulur bu durum.
Fakat sen, öyle bişey yaptın ki, o insanı deşifre ettin. O artık biliniyor. (Buna rağmen @ladyimam’ın adını burada yazmadım, zira bu yanlışa ortak olmak istemedim)
Ve bu hareketin, olayın çapının sanaldan reele geçmesine sebep oldu.
Ve bence, öngöremediğin bu neticelerin ortaya çıkabileceğinden habersizdin.
Twitter’da varlığı ciddiyetle kabullenilmesi gereken bu linç kültürünün etkisinden habersizdin.
İşte senin hatan bu Süleyman Özışık.
Keşke yapmasaydın.
 

3 yorum

Ayyaş Medya

Selam Costa Rica‘lılar..
Farkında mısınız, ülkede bir kelime sık sık kullanılır oldu; Yandaş medya..
Bi medya var. Ve bu medya sürekli doğruyu değil de, siyasi açıdan menfaatine uygun şekilde belli bi kesimi koruyarak hareket ediyor.
İktidara sorsan, muhalefeti koruyup onları sıkıştırıyorlar..
Muhalefete sorsan, iktidarı koruyuvfbgbvvbgth…
Böyle gidiyor..
Neyse..
Fazla yorum yapmadan, sadece olmuş bi hadiseyi aktararak topu size atayım caretta carettalar..

***

Geçtiğimiz hafta Başbakan Gündem Özel programına katıldı..
Konu 6-7 Eylül olaylarına geldi..
Mehmet Barlas, Rum’ların sıkıntılarını anlatırken..
Başbakan araya girdi;
-O dönemleri siz iyi bilirsiniz.. O dönemlerin iktidarında kimler vardı?
Ama Barlas, ısrarla soruyu geçiştirmeye çalışıyor;
-İktidar değil, ben Türkiye olarak söylüyorum..
Ama Erdoğan inatçı;
-Çok önemli, çok önemli..
Barlas köşeye sıkıştı, yapacak başka bişeyi kalmadığı için söylemek zorunda kaldı..
-Demokrat Parti vardı..
zzztt.
Başbakan o dönem iktidarının DP olduğunu bilmiyordu. CHP sandı.
Haliyle ihaleyi CHP’ye bırakmak için iktidarı sordu.
Barlas CHP diyecek, Erdoğan golü atacaktı..
Ama olmadı..
Zaten..
Mantık saçma;
Zira, AKP döneminde 1000 küsür şehit var, sorumluluğu kabul ettiğini duydunuz mu AKP’nin..
Fakat acı olan, gazeteci kimlikli medya mensuplarının böylesine bir durumu iplemeyip konuyu kapatması..
Gazeteci olan böylesine bir fırsatı yakalamışken, affetmez sorardı;
-Sayın Başbakan, o dönem iktidarının Demokrat Parti olduğunu bilmiyor muydunuz? Yoksa şaşırdınız mı?
-Sayın Başbakan, sonuna kadar desteklediğiniz parti olan Demokrat Parti’yi 6-7 Eylül olaylarının sorumlusu olarak eleştirdiniz, farkında mısınız?
-Sayın Başbakan, soruyu sorarken sorumlu olarak CHP’yi gördüğünüz için mi sordunuz, amacınız neydi?
-Sayın Başbakan beklediğiniz cevap CHP miydi yoksa cidden Demokrat Parti’yi sorumlu bulduğunuz için mi sordunuz?
-Sayın Başbakan, orda mısınız? Sayın Başbakan giderek mor bi renge büründünüz..

***

Şaka lan şaka, son soruyu sormasını beklemiyoruz heralde, yürek ister.
Neyse..
O gazetecilerden hiç biri, bu sorulardan tekini bile sormadı..
Bırakın, gafın üzerine gitmeyi;
Mehmet Barlas, “Tüh lan, açtığım konu yüzünden Başbakan’ın gaf yapmasına neden oldum, ühü ühü” edasıyla yusuf yusuf şekilde konuyu değiştirdi.
Çünkü?
Çünküsünü siz doldurun followers..
kime yandaş olduğunu çıkarırsınız..
Bu küçük bir misal..
Dahası çok..
Mesela, bu konuyu medyada gördünüz mü?
Apolet söktürme meselesinde, apolet söktüren polis emniyet müdürü yardımcılığına yükseldi..
Milletvekilinin oğlunun şikayetiyle iki polis doğuya sürüldü..
Haberlerde gördünüz mü?
Militan sol gazetelerde değil ama, STV’de, Kanal 7‘de, YeniŞafak’ta filan..
En son, “Başbakan ayağına gelen milletvekilini dinlemedi” haberi yapıldı..
Sonrası yok..
Dinlemedi de bişey değişti mi? Değişmedi..
Mesela, hakimlik sınavında; AKP’li belediye meclisi üyesi karı koca birinci ve ikinci oldu..
Konu haber oldu..
Sonrası yok..
Sanki Ayşe Özyılmazel kameralara konuşmayı reddetmiş..
Gülben Ergen’in yeni single’ındaki bi parçanın melodisi çalıntı çıkmış..

Bunlar küçük hadiseler mi?
Değil, hem de hiç.
Gidiş de iyi değil.
Ne olursa olsun, AKP eskiden bu konularda çok tavizsizdi.
Netti, fişi kesiyordu.
Başarılı olduğu alanlardan biri buydu.
Ama artık değil.
Bunlar hep olur, olmaz değil.
Ama böylesi ciddi yanlışların, medyanın ağzının içine kadar girmesine rağmen..
Bi halt olmamasının, yanlışlık yapanların kârlı çıkması, doğal değil..
Ve en acısı..
Böyle hatalar üzerinden her dönem sonuna kadar köşeye sıkıştırılan iktidarlar olmasına rağmen..
AKP’yi kimse köşeye sıkıştıramıyor..
Militan sol medya hariç.
Hariç çünkü genel kesim onları iplemiyor..
Haliyle, haklılar..
Adamlar her gün AKP’yi vatan haini çıkarıyorlar..
Dolayısıyla ciddiye alınmıyorlar..
Yalancı çoban misali işte..


***

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/85843/recep-tayyip-erdoganin-mavi-ekran-verdigi-an